Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    25/1/2010 - ZENGİNLİK BU MUYDU?

    Kategori: Deneme

    Yolculuğa 14 asır öncesinden başlayalım. Zengin olan Ebu Bekir-i Sıddık’tan bahsedelim. O ki açlıkla, fakirlikle cebelleşen Müslüman kardeşlerini görünce bütün malını feda etmişti. Bir işe, bir kişiye, özellikle bir yola gönül bağlamak fedakârlık isterdi ve Ebu Bekir bunu yapmıştı. Çünkü O, İslama gönül bağlamanın, yüreğine nakış nakış işlemenin ne demek olduğunu anlamıştı. O bizim gibi sadece yaptığı sohbetlerde “Müslüman kardeşlerimize yardım etmeliyiz” deyip lafta bırakmıyordu. Eminim o bizim gibi sadece sloganik konuşmuyordu (bu tip derin mevzuları(!)). Ama onun, kardeşleri için yoluna baş koyduğu inancı karşısındaki duruşu, gönülleri titreten bir slogandı. Sadece Ebu Bekir miydi malından fedakârlık yapan? Elbette hayır. Ama Efendimizin yanından ayrılmaması nedeniyle O’nu örnek vermek istedim.

          Malumunuz biz Müslümanlar çoğu zaman lisanımızla sloganik davranırız. Bunlardan biri de ne yazık ki “bizler kardeşiz” deyip bunu sadece meydanlarda, sohbetlerimizde dile getirmemizdir.

          Gerçekten biz hiç mi düşünmüyoruz? Ensar-Muhacir kardeşliğini hiç mi anımsamıyoruz? Biz bu kadar mı gaddar olduk? O kadar geniş evlerimiz var, o kadar malımız var. Söyler misiniz kaçımızın kendimize Ensarın Muhaciri kabul ettiği gibi kabul ettiğimiz bir muhacir kardeşimiz var? Evimizi, malımızı, tek bir lokmamızı paylaştığımız tek bir kardeşimiz dahi var mı? Yok mu? Gerçekten yok mu? O halde biz nasıl Müslümanlarız, o halde biz ne diye yaşıyoruz?

          Son zamanlarda bir safsatadır ki almış başını gidiyor. Biz malı olan Müslümanlar; yardım etmeyi, lüks içinde yaşamayı, Peygamber (s.a.s)’in bu despotluğa karşı olduğunu anlatmaya çalışan Müslümanlara son zamanlarda bir hayli “Solcu Kesim” demeye başladık. Eğer solculuk buysa, eğer solculuk Peygamber( s.a.s)’in izinden gitmekse ve Allah (c.c)’ın gönderdiği yasaların peşinden gidip bu camiayı uyandırma çabasıysa o halde biz neden duruyoruz. Eğer solcu olmak buysa biz solcuların önde gideni olmamalı mıydık? (Belki şimdi bir kısmınız diyecek ‘sen bize sosyalizm yanlıları mı demek istiyorsun’ sözlerimi evirip çevirmeyin zira ne demek istediğimi siz de çok iyi anlıyorsunuz. Hesabınıza gelmediyse o ayrı bir mevzu, solculuk ayrı, sosyalist olmak ayrı.) “hayır, asla” mı diyorsunuz. http://www.haber10.com/makale/17425/ İşte bizim mallarımız mıknatıs gibi bizleri çekiyor ve ateşin demiri erittiği gibi bizleri eritiyor. Ne zaman ki biz malımızı Allah yolunda harcadık, kardeşimizin nefsini kendi nefsimize tercih ettik, işte biz o zaman Rahman’a bir adım daha yaklaşacağız. Gönlümüzde daha fazla Rahman’ın aşkı olacak. Çünkü, Rahman’a yaklaştıkça daha fazla yaklaşmak isteyeceğiz. Daha fazla gönlümüzde yer edecek GÖNÜL SEVDAMIZ ve bir gün bakacağız ki bütün benliğimizi sarmış Gönül Sevdamızın aşkı.

          Bu yazıyı yazmadan önce çok düşünmüştüm üzerinde. Ve tam ilham gelmişti yazmaya başlamıştım ki, değerli bir büyüğüm konuşmaya başladı. “Bir şey anlatacağım” dedi. Başta üzüldüm bütün konsantrasyonum bozuldu diye. Ama öyle bir şey anlattı ki, çok güzel bir tevafuk oldu. (Mevlam ondan razı olsun)

          Olay şuydu; bir öğretmen sınav yapacak. Öğrencileri ilkokul 5.sınıf öğrencileri. Çalışkan olan bir öğrenci sorulan on tane sorudan dokuz tane soruyu cevaplamış. Lakin onuncu soruda takılmış. Düşünüyor, düşünüyor ama cevabı bilmiyor. Ve soru öyle bir soru ki insanın iliklerine kadar işliyor. İnanın o an insanın beynine kan gitmiyor sanki. Vücudu buz kesiliyor. Belki soruyu söyleyince diyeceksiniz “yani bu muydu? Halen buna alışamadın mı? Artık bunlar çok normal davranışlar. Abartacak bir yanı yok ki?”. Daha fazla uzatmadan soruyu söyleyeyim. Soru şuymuş “okulunuzdaki hademenin ismi ne?” Bu soruyu duyduğum an beynimde sanki şimşekler çaktı. “BEKİR, BEKİRR.” EVET Bekir. Merdivenlerden inerken duymuştum ismini, arkadan biri “Bekir, İsmail…”demişti. Kendi kendime korktum “Kayıp yürek ya bilmeseydin, o zaman bu yazıyı yazmanın ne anlamı olurdu” dedim.

    Düşünsenize makam, mevki, mal-mülk bizleri o kadar köleleştirmiş ki, bunları çocuklarımıza dahi aşılamışız. İlkokul 5.sınıf öğrencisi dahi makama bakıp muamele yapıyor. Söyler misiniz? Bu çocuklar kimden öğreniyor bunları. Anne-baba, Teyze, Dayı, Amca, Dede, Nine değilse kim? Herkes ya annedir, ya Babadır, ya Ağabeydir, ya Abladır… Muhakkak ki bir şeydir. Ve bu çocukları yetiştiren de, örnek olan da biz değilsek kim? Tertemiz olan çocuklara bunları aşılayan sen değilsen, ben değilsem, kim?

          Sözüm sanadır Ey bana bakan insan! İyi bak ve gör beni! Hiç düşündün mü? Zenginlik mal-mülk müdür? Ne olur biraz düşün. Ama düşündüklerini hayata geçirebilecek yüreğin yoksa hiç düşünme. Aslında biliyorum muhakkak düşünmüşsündür. Fakat zor geliyor fakirle oturmak, fakirle konuşmak, fakirle tokalaşmak değil mi? Yalan mı söylüyorum? Eğer yalansa sana bin yıl köle olsam azdır.

          Ama biliyor musunuz eğitimcilerimize gideriz önce elbisemize bakarlar, esnafa gideriz önce elbisemize bakarlar, hastaneye gideriz elbisemize bakarlar ve maalesef sonra gözlerinin içine baka baka sanki “bu zengin, bu fakir” derler, ona göre muamele yaparlar. Yok sakın ola ki bana demeyin Müslümanlar bunu yapmıyor. İnanın öyle bir yapıyorlar ki sanki gözlerinizin içine baka baka küfrediyorlar. İşte biz böyle gaddar müslümanlarız. Biz böyle zalim müslümanlarız. Eğitimci müslüman adam hiç utanmadan, vicdanı sızlamadan bunu yapıyorsa; dinden imandan uzak olan eller hiç acımadan yapar.

          Hiçbir zaman fakir bir arkadaşınızla yemeğe gittiniz mi? Elbisesi yıkanmaktan solmuş, aşınmış ve lokantanın sahibinin onu umursamaz bir tavır takınıp iyi giyimli olan siz değerli pek muhterem müslüman zengin beyefendilere ve hanımefendilere nasıl güler yüzle, mahalle bakkalındaki yağları tüketecek kadar yağ çekip de uğurladığını görmediniz mi? Ve arkadaşınızın nasıl ezilip büzüldüğünü görüp, hiç utanıp, yüreğiniz sızladı mı? Gözleriniz dolup o an ondan helallik dahi dileyemeyecek kadar utanıp yerin dibine girdiniz mi? Ve Ey zengin müslümanlar, o an mutlu olabileceğinizi sanıyor musunuz? Yediğinizin midenize bir mıh gibi çakılmayacağını sanıyor musunuz? Bir kez olsun zenginliğimizden ödün verip fakirler gibi giyinmeyi kendimize yedirebildik mi? Peki söyler misiniz, gönlümüz gerçekten rahat mı?

          Biliyor musunuz zenginlik mal-mülk değildir. Asıl zenginlik mutlu olabilmektir. Milyonlarımız olsa mutlu değilsek, birilerini mutlu edemiyorsak, bu zenginliğimiz bir hiçtir. Ama tek bir kuruşumuz varda o bir kuruşu paylaşabilecek yüreğimiz varsa bizden daha mutlusu olamaz. Bir yazara mutluluk tablosu çizermisin demişler. Çok yerinde bir tespitle şöyle demiş; “Baraka bir ev, içinde ben, eşim, çocuklarım ve elimde şemsiyem.” Eğer ben Ensarın Muhacire gönlünü açtığı gibi bir gönüle sahip değilsem ben yüreksizim. Hatta yüreksizin önde gideyim. Zalimin daniskasıyım.

          Bir gün çocuklara paylaşmayı anlatırken fakirlikten bahsedince 4.sınıf öğrencisi (Annesi-Babası doktor islamı kendilerine dert edinmiş insanlar) şunu söyledi “hocam biz fakir olursak ve bizim fakir olduğumuzu insanlar anlarsa çok ayıp olur” Olduğum yerde donup kaldım. Sanki beynim işlevini yitirmişti. Küçücük çocuk fakirliğin ayıp olduğunu söylüyordu. Müslüman ve hayli muhafazakâr bir anne babanın evladı “fakirlik ayıp” diyordu.

          Sizedir bu sözüm Ey Müslümanlar! Fakirlik ayıpsa, Peygamberin bir lokma yiyemediği, midesine taş bağladığı günleri ne çabuk unuttuk. Hattap’ın oğlu Ömer’in açlıktan kıvrandığı günleri ne çabuk unuttuk.

          Ey Müslümanlar bugün hiç çocuğunuz, kardeşiniz, öğrenciniz yoksa etrafınızda size yakın olan bir çocuğa sorsanıza fakirlik ayıp mıdır? O çocuğun verdiği cevapta inanın kendinizi bulacaksınız. Belki bizleri uykudan uyandıracak cevaplar. Belki de cevapları bir kor ateşe atacak bizleri.

          Dilerim yüzlerinizde sevinci, yüreğiniz de mutluluk fırtınaları kopacak çocuklar yetiştirmişsiniz, yetiştirmişiz…

     

            Kayıp Yürek

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    15/9/2009 - ÇOCUK EĞİTİMİ

    Kategori: Dusunce

            İslam, dünya ve ahiretimizi düzenleyen, temin eden manzumeler bütünüdür. İslami kurallara göre hayatımızı tanzim ettiğimiz takdirde, hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşmuş olacağız. Aksi takdirde her iki dünyada da zarara uğrayan biz olmuş olacağız.

            İnsan topluluklarına baktığımızda, küçükken yaptıkları hareketlerin ve içerisinde yaşadıkları çevrenin etkisi, ileriki yaşlarda yaptıkları hareketlerin ve yaşantıları üzerinde büyük etkisinin olduğunu müşahede ederiz. Küçükken anne-baba veya çevrenin yaptığı baskının çocuğun ileriki yaşlarındaki psikolojisi üzerinde etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. İçine kapanık, kendinden emin olmayan, hep emirle iş yapan birinin, küçükken çok baskı gördüğü, kendisine güvenilmediği gibi olumsuzluklar yaşadığı da bilinen bir gerçektir. Bu tür çocuklarda ileriki yaşlarda gurur ve özbenlik sorunu ile karşı karşıya geldikleri görülmektedir. 

           Kavgalı bir aile ortamında yetişen bir çocuktan çevresiyle ve kendisiyle barışık olması beklenemediği gibi, sürekli eleştirilerek büyüyen çocuk da içine kapanık, pısırık, özgüveni olmayan, sorunlu bir fert olur.

            Bunları yazarak asıl konuya girmemizin sebebi, çocuk psikolojisinin ne kadar önemli olduğunu ve ileriki yaşlarda ne kadar kendisini etkileyeceğini vurgulamaktır. Belki de bunu anlatmak için atalarımız; “ağaç yaş iken eğilir” demişlerdir ki, doğru bir tespitte bulunmuşlardır.

            Çocuğun ailesi üzerindeki haklarından biri de çocuğa eğitim verilmesidir. Eğitimin manası geniştir. Çünkü birçok konuyu içerir.

            Çocuk eğitimiyle ilgili Peygamber (s.a.s) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar¸ “Çocuk yedi yaşına geldi mi namazı emredin, on yaşına geldi mi namaz kılmadığı takdirde dövün” Ebu Davud, Selat 26 (494), Tirmizi Salat; 299 (407)

            Eğitimde dövmenin gerekli olup olmadığı tartışılır. Fakat bu hadiste belirtilmek istenen, İslami emirlere verilen hassasiyete dikkat çekmektir. Çocuğun konuşmaya başlaması, hatta doğar doğmaz kulağına ezan okunması gibi Peygamber (s.a.s)in verdiği talimatları ve uygulamaları çocuğun ileriki yaşlarında büyük bir önem arz eder. Bunu gibi daha yedi yaşında namaza alıştırılmış bir çocuk ileriki yaşlarda bu ibadeti yapmada zorlanmaz, kolaylıkla yerine getirir.

            Nasıl ki taşa kazılarak yazılan yazının silinmesi zor ise “çocuklara öğretilen şeyler taşa kazılan yazılar gibi” ileriki yaşlarında da zihinlerinde yer tutar. Çocuğun şahsiyeti yedi yaşına kadar oluştuğuna göre, bu silinmesi zor olacak şeyleri bu yaş aralığında verilmesi gerekmektedir. Her yönümüzle onlara güzel birer örnek olmak durumundayız.

            Çocuklara öğretilen şeyler taşa kazılan yazı gibidir” hakikatinden hareketle şahsiyetli, kendine güvenen bir fert yetiştirmenin yolu küçük yaşta verilecek eğitimden geçer. Bugün bilinen bir gerçektir ki, çocuğun şahsiyeti yedi yaşına kadar oluşur. Bu yaş dönemleri geleceğimiz olan çocuklar için çok önemli evrelerdir. Bizim için her ne kadar önem taşımıyorsa da aslında bu böyle. Ve biz bunun böyle olduğunu (her ne kadar yaşantımızdan dolayı yüzümüzü ekşitsekte) biliyoruz. Çünkü çocuk yedi yaşına kadar şekil alır, ergenliğe kadar kendini şekillendirir. Ve sonra etrafındakileri şekillendirir. Ve ipin ucuna baktığımız da temeli atan ailedir. Anne-babadır. Nasıl örnek olmuşlarsa o şekilde bir gençlik karşılarında göreceklerdir.

            Bu süreçte ibadetleri; Bilgi-Sevdirme-Şuurlandırma ve Uygulama şeklinde olmalıdır. İbadetlerin yanında sosyal ilişkilerde adab-ı muaşereti de bu şekilde genç dimağlarına yerleştirmeliyiz.

            Bu yaşlarda ibadetlerin hikmetlerinden ziyade çocuk büyüklerini taklit ederek ileriki yaşlara hazırlanmalıdır. Çünkü bu yaş taklit etme sürecidir ve neyi taklit ederek büyürse, onu daha rahat uygulayacaktır.

            Namaz, diğer dini emirlerin en mühimi olduğu içindir ki hadiste bu ibadete dikkat çekilmiştir. Diğer emirler buna kıyas edilmeli ve namaz konusunda gösterdiğimiz/göstereceğimiz hassasiyeti, diğer dini emirlere de göstermeliyiz. Buradaki namaz lafzına takılıp kalmamalı, arkasındaki hikmeti, verilmek istenen mesajı anlamalıyız.

            Şuurlu Müslümanlar tarafında müşahede ettiğim bir eksikliği (Namaz dışında) anlatmak istiyorum. Malum bütün çocuklar İslam fıtratı üzerine doğarlar sonradan anne-babaları onları Yahudi veya Hıristiyan yaparlar.(Müslim/kader 23) Bundan dolayı Müslüman bir toplum oluşturmak için çocukların fıtratları üzerine büyütülmeleri önemlidir.

            Çevremizde Müslüman anne babalar görüyoruz. Giyinmelerine baktığımızda İslamın emirlerine riayet ederek giyinmişlerdir. İslami yaşantıları ve İslami endişeleri mevcuttur. Müslümanların sorunlarını kendilerine dert edinmiş, bu sorunların hâli için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar. Evet diyoruz ki İslami endişeleri mevcuttur, Müslümanların sorunlarını kendilerine dert edinmişler, ellerinden gelen çabayı sarf ediyorlar. Zaten her zaman böyle söylüyoruz değil mi? Oysa ki; kendi çocuğu için endişelenmeyen, kendi çocuğunun sorunlarını kendine dert edinmeyip, elinden geleni yapmayan bir ebeveyn örneği ile karşı karşıyayız. Söyler misiniz çocuğunun geleceği için endişelenmeyen bir ebeveyn, bir başkası için nasıl endişelenir? Evladı ki, kendi canıdır. Ama onun ahireti için endişelenmeyen bir ebeveynin nasıl bir İslami endişesi olabilir. Çocuğunu açıp-saçan bir ebeveynin nasıl bir İslami endişesi olabilir? Tabi İslami endişeyi ve İslami emirleri yalnızca namazdan ibaret saymıyorsa?

            Hiç görmediniz mi bir yerlere giderken kendileri tesettüre uygun bir kıyafet giyerken yanlarında bulunan kız çocuklarının halleri içler acısı olan bir anneyi. Cismi hal ile mütesettir bayan sanki “ben yaşamadım, ben bunları giyemedim, kızım sen giy, neyin eksik diğerlerinden” der gibi dekolteli elbise giydirilmiş zavallı kızları. Görmediniz mi askılı, bacakları açık, önü zaten ortalık malı gibi açılmış mütesettir ablaların kızlarını? Bu kız şöyle bebek denecek yaşta değil 10-12 yaşlarında biri. Velev ki bebek olsun. Demiştik ya temel önemli “neden böyle giydiriyorsun” dendiğinde ise “zorla değil, alıştıra alıştıra giydireceğim” derler “şimdi böyle açık olsun ki büyüyünce açıklara özenmesin” derler. Keşke İslami sorunlara verdikleri önemin bir o kadarını da bu örtü meselesine verselerdi. Keşke dedikleri gibi olsa! Kız büyüyünce örtünse! Ama şu bir gerçek ki çocuklukta alınan terbiye ileriki yaşlarda ki yaşantısını etkileyecektir. Çünkü; çocuklar kişiliklerini bulurken mutlaka bir kişiyi örnek alırlar. Genellikle erkek çocuklar babalarını, kız çocukları da annelerini, ablalarını örnek edinirler. Bunun için çocuğa, doğruyu yanlıştan ayırdığı yaş olan temyiz yaşında itibaren ibadete (her yönüyle) özendirilip, alıştırılması gerekir.

            Aile büyükleri her yönüyle çocuklarına örnek olmak zorundadırlar. Bakın örnek olmalıdırlar değil, örnek olmak zorundadırlar. Çünkü bir insan bilmelidir ki o çocuğu doğarken o çocuğun bütün sorumluluğunu belli bir yaşa kadar kendi üzerine alıyor. Ve ona güzel bir örnek olmak zorundadır. Zira çocuğun anne-baba üzerinde hakları vardır. Ve bir anne-babanın bu hakları gözetmesi gerek. Bir de bu anne-baba bilinçli bir Müslümansa daha çok hassasiyet göstermelidir. Zira Allah’ın emirlerine çocuklarını hazırlaması gerekir. Bu yalnızca namazla değil, her konuda örnek olmalılar. Çocukların her şeyi taklit ettikleri gibi aile içindeki iyi veya kötü huyları, fiilleri de örnek edinirler ve bu örnek aldıkları şeyleri ileriki yaşantılarında onlar için vazgeçilmez bir özellik olmaktadır. Onun için ebeveynlerin iyi çocuk yetiştirmeleri için hep iyilikte örnek olmaları gerekir. Çocuklarının yapmak istedikleri şeyleri, her şeyden önce kendilerinin yapmaları gerekir. Aksi takdirde çocukta bir kafa karışıklığı ve güvensizlik meydana gelir. Aile büyüklerinin söyledikleri şeyleri yaşamaları gerekir. Söz ve fiillerinin çelişmemesi gerekir. Sigara içen aile büyüklerinin çocuklarına sigara içmenin kötü olduğunu söylemeleri halinde çocukta, “demek ki kötü şeyleri yapmakta sakınca yokmuş” fikrini meydana getirir. Diğer taraftan çocuk aile içerisinde nasıl muamele görürse başkalarına da onu uygular. Sorunlu bir ailenin çocuğu da sorunlu olur. Kavga içinde büyüyen bir çocuk çevresiyle de, kendisiyle de barışık olamaz. Terbiye sınırlarını zorlayan bir ailenin çocuğu da “terbiye” kavramından uzak bir hayata aday demektir. Resulullah (s.a.s) “bir babanın evladına vereceği en değerli hediye güzel terbiyedir” düsturunu bir yana bırakıp, çocuğumuzun daha iyi bir geleceği için onu daha yedi yaşından itibaren özel okullara, kolejlere, dershanelere göndermekteyiz ama dünya ve ahiretini temin edecek olan İslami emirlerden bihaber veya onun yanında önem arz etmeyen bir figür gibi yetiştirmekteyiz.

            Bu yazdıklarımıza ilaveten çocuğun İslami eğitimi konusunda Resulullah (s.a.v.)in kendi torunlarını sırtına alarak mescide getirmeleri, diğer çocukların gelmesini de arzu etmesi ve hatta onların varlığını gözeterek bazen namazı kısa tuttuğunu müşahede etmekteyiz. Bizlerde çocuklarımızı alıştırmak için evdeyken namazlarımızı cemaatle kılmalı, bunun çocuklarda kalıcı bir iz bırakacağı bilincin de olmalıyız. Çocuklarımızla cemaatle namaz kılmak, aynı şekilde onları camiye de götürmeliyiz. Çünkü bunlarda çocukta kalıcı izler bırakır. Ve çocuğun kalbini daha fazla ibadete, İslam’a ısındırır. O çocukta bir şeyler yapma, öğrenme isteği oluşur. Merak saikıyla araştırma isteği oluşur.

            Çocukluk devresinde taklide, örnek almaya meyilli olan çocuklara her yönüyle iyi örnek olunması gerekir. Çünkü onların ileri ki yaşlarda yapacağı fiillerin temeli bu çocukluk devresinde atılmaktadır.

            İslami eserlerde hep namazın bu yaşlarda öğretilmesi gerektiği yazılmıştır. Fakat kız çocuklarının da örtü ibadetini büyüdüklerinde rahat bir şekilde yerine getirebilmeleri için çocukluk yaşlarından itibaren onlara tesettürün gerekliliği bilinci verilmeli, örtüyü onlara sevdirmeliyiz. Bu konu da onları şuurlandırmalı ve zamanı geldiğinde hiç zorlanmadan komplekse kapılmadan örtünmeleri için gerekli zemini hazırlamalıyız. Şayet “bunlar çocuk bir şey olmaz” deyip onları dekolteye alıştırırsak, Allah korusun örtünmeleri gereken yaşta onları örtünmek için zorlaya biliriz.

            Çocuklarda motor davranış denilen davranış biçimi vardır. Bu davranışların illa da bilinçli bir şekilde yapılmaları gerekmez. İyi ve kötü olabilecek olan bu motor davranışları ileriki hayatlarında kalıcı hareketler haline gelir. Onun için bu dönemde namaz dâhil olmak üzere diğer İslami emir ve nehyleri ile İslami güzellikleri onlara öğretmeliyiz. O ibadetlerin kendilerine farz olacağı yaşa kadar öğretmemek, onları yerine getirmeleri yaşta onlardan istemek kendileri için zor olabilir. Ve bundan dolayı da “örtünmenin bir emir olmadığı” veya “daha iyi makamlara gelmek, iyi hizmet yapmak  için füruattan olan örtü terk edilebilir” hikâyesine inanabilirler veya inanmak zorunda kalabilirler.

            Örtüyü motor davranış şeklinde yapar, yani taklit ve örnek edindikleri Anne veya ablaları gibi giyinen kız çocukları, örtü kendilerine farz olduğu yaşta hiç zorlanmadan tesettürlü giyinebileceklerdir. Ama 12-14 yaşlarına kadar örtünmeyen, üstelik İslami endişe taşıyan bir ailede büyüyen kız çocuğu için örtünmek biraz zor olabilir. Taklit döneminde çocuğa verilecek her şey büyüdüklerinde onlar için taklitten çıkar artık yaşamın, hayatın bir gerçeği olacaktır.

            İslami bir neslin oluşturulması temennisiyle…

     

                                                                           Kayıp Yürek & M. Şafi Avcı (Ebuzer)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    20/7/2009 - İMAN

    Kategori: Dusunce

                Komutan genel bir taaruz için son hazırlıkları tamamlayan birliklerini denetlemektedir. Bu sırada çalışmayan bir topun başında durur ve esas duruşta bekleyen çavuşla arasında şu konuşma geçer:

    - Bu topun nesi eksik?

    - Beş şeyi komutanım!

    - Say bakayım.

    - biir, barut komutanım!

    - Yeter, üstü kalsın...

    İmanların tahrif edildiği bir yerde gerisini saymaya gerek var mı?” diye kitabına başlar değerli hocamız. Biz de tarif edelim derken tahrif etmekten Allah’a sığınırız.

                Bu makalede tarihi süreç içerisinde gelişen itikadi mezhep anlayışlarını irdelemekten çok, iman derken ne anladığımızı ve imansızlık derken ne anlamamız gerektiği üzerinde durmaya çalışacağız.

                Yine değerli hocamızdan esinlenerek söylemek gerekirse, imanın kelamlaşması, kelamın akideleşmesi, fıkhın akideleşmesi gibi tahrifleşme konularına girmeyeceğiz. Çünkü bunlara girersek imanı tarif edeceğimiz yerde korkarım imanı tahrif edeceğiz ve içinden çıkılmaz bir duruma getireceğiz. İmanı hangi fırkaya göre tanımlamaya kalkarsak mutlaka diğer fırkaları ya tekfir ya da delalete sokmamız kaçınılmaz olacaktır. Çok basit bir örnekle bunu açıklayalım ve görelim ki imanı tarif edelim derken imanı/mümini ne duruma soktuklarını. Ünlü Maturidiye imamlarından Pezdevi Ehli Sünnet Akaidi adlı kitabında “mücessime mezhebinde Kerramiye, Hanbeliler ve Yahudiler yer alır” diyerek çok güzel (!) bir tarif yaparak dört hak mezhepten biri olan Hanbelileri Yahudilerle aynı kategoriye katmaktadır.

    Burada bir de taavvufçuların (tasavufun değil) tanımladığı bir iman var ki, bunu burada ele almaya hiç de gerek yoktur. Neredeyse yeryüzünde kafir denilen hiç kimse yoktur, hatta müşrikler bile müslümandırlar.  Demezler mi bu ne bolluk, neden Resul-i Ekrem ve güzide sahabesi onca savaşa giriştiler, şehidler verdiler, aç-susuz kaldılar?

    İmanın artıp artmadığı, amel imanın bir parçası mı değil mi? gibi ortaya çıktığı dönemin siyasi izlerini taşıyan “sorun”lada ilgilenmeyeceğiz.

    Kafire ittati nasıl fayda vermiyorsa mümine de isyan ve günahı zarar vermez” diyen yine ortaya çıktığı dönemini siyasi otoritesinin nabzına göre hareket eden Mürcie de bizi ilgilendirmeyecektir.

    Yüce Allah’a “iman” demek, O’nun varlığına, birliğine, bir tek ilah ve Rabb olduğuna, şanına yakışmayan bütün noksanlıklardan münezzeh ve zatına layık kemal sıfatlarla sahip olduğunu gösteren en güzel isim ve sıfatlarına inanmaktır.

    İslam’da emrolunan iki çeşit tevhid vardır:

    a)      İtikadi ve ilmi tevhid

    b)      b) Davranış ve ameli tevhid

                Rububiyet tevhidi; Yüce Allah’ın göklerin ve yerin Rabbi, içindekilerin yaratıcısı ve her şeyin maliki olduğuna teslimiyettir. Hükmünde takipçisi olmayan, kainatın Rabbi, bütün canlıların rızıklandırıcısı, her şeyin yöneticisi Allah olduğuna inanmaktır.

    Uluhiyet tevhidi; ibadet kayıtsız şartsız itaat ve boyun eğmeyi yalnız Allah’a karşı yapmak demektir.

    Tevhid ne ile gerçekleşir? Resullerin Allah katından getirdiği İslam’i tevhid şu unsurları ihtiva etmedikçe, gerçekleşmez, kök salıp, dal-budak veremez.

    a)      İhlasla yalnız Allah’a ibadet etmek;

    1-     Başkasına, Allah’ı tazim eder gibi saygı göstermemek ve Rabb edinmemek,

    2-     Başkasını, Allah’ı sever gibi severek veliler edinmemek,

    3-     Allah’a itaaat edercesine cahili sistemleri ve başkalarını hakem kabul etmemek.

    b)      Bütün Tağutları red etmek;

    c)       Şirkin her çeşidinden sakınmak ve şirke götüren bütün yolları kapatmak.

    Tevhidin hayata etkisi;

    1-İnsanın hürriyete kavuşması,

    2-Ölçülü ve dengeli bir şahsiyet meydana getirmesi,

    İman, geçici, küçük ve sınırlı olan insan denen bu varlığın ezeli ve ebedi sınırsız temele bağlanmasıdır.

    Bu bağlılık, insan denen varlığa bir güç, bir süreklilik ve özgürlük vermesinin yanında, evet bütün bunların yanında, ona kainattan, orada bulunan güzelliklerden ve ruhları kendi ruhuyla karşılıklı sevgi bağları kuran yaratıklardan en güzel şekilde yararlanmasını sağlar. Bu durumda hayat her yerde ve her zaman insanlık için kurulmuş bulunan ilahi bir bayram töreninde dolaşmaya dönüşür. Bu ise, büyük bir mutluluk, eşsiz bir sevinçtir. Bu durumda insan, bir dostuna açıldığı şekilde hayata ve kainata açılır. Onlarla dostluk kurar. Bu gerçekten eşi ve dengi bulunmayan bir kazançtır. Onun yitirilmesi ise gerçekten korkunç bir hüsrandır.

    Ayrıca imanın ilkeleri, yüce ve Şerefli insanlığın da ilkeleridir.

                Tek ilaha kulluk, insanı diğer varlıklara kulluğun basitliğinden kurtarır. Yüceltir onu. Gönlünde tüm kullarla beraber eşit bir seviyede olma bilincini verir ona. Bu nedenle o, kimsenin önünde eğilmez. Herşeye egemen olan tek Allah'tan başka kimseye boyun eğmez.

    Rabbanilik, insanın düşüncelerini, değerlerini, ölçülerini, kriterlerini, yasalarını, kanunlarını ve kendisini Allah'a; evrene ve insana bağlayan, herşeyini kendisinden alacağı kaynağı belirleyen otoritedir. Bu anlayış hayattaki heva, hevesi ve çıkarı reddeder, söküp atar. Onun yerine şeriatı ve adaleti yerleştirir. Mü'minin bilincinde kendi sisteminin değerini yükseltir. Onun bütün cahili düşüncelerden, değerlerden ve kriterlerden kurtulması, yeryüzündeki mevcut bağlardan kaynaklanan değerleri aşıp geçmesi için kendisine destek olur. Onu bu değerlerin üstüne çıkarır. İsterse tek bir fert dahi olsa...

    İman hayatın en büyük temelidir. iyiliğin her türü, her dalı buradan dal budak salar. Meyvelerinin hepsi buna bağlıdır. Bu iman olmadan iyiliğin her dalı ağacından koparılmış olur. Solmaya ve kurumaya mahkum olur. Yoksa bunların hepsi şeytani meyvelerdir. Onların bir sürekliliği ve devamlılığı olamaz.

    Bu nedenle Kur'an bu temele dayanmayan, bu eksene bağlanmayan ve bu sistemden kaynaklanmayan bütün işleri ve iyilikleri hiçe sayar, onlara hiçbir değer vermez. Bu konuya islamın bakış açısı apaçık ortadadır. İbrahim suresinde deniyor ki: "Rabbini inkar edenlerin iyi davranışları fırtınalı bir günde şiddetli rüzgarda savrulan küle benzer, yaptıkları iyi işler karşılığında ellerine hiçbir şey geçmez. İşte koyu sapıklık budur." (İbrahim 18)

    Tevhid, birlemek; Allah’tan başka İlâh olmadığına inanmaktır. Bu tanım İlâh kavramının anlamıyla yakından ilgilidir. İlâh, yaratmada eşi ve dengi olmadığı gibi emr, irade, kudret ve otoritesinde de eşi ve ortağı olmayandır. Hangi anlamda olursa olsun; ister umut ve korkuların sevk ettiği duygusal yönelişler şeklinde, ister Allah katında bir vesile ya da aracı arama tavrı içinde, isterse toplumsal ve siyasal planda egemen beşeri yasa ve düzenlere uyup, itaat etmek şeklinde olsun Allah’tan başkasını bu mevkiye koymak Allah’tan başkasını İlâh edinmektir. Kur’an’ın bize öğrettiği İlâh kavramının anlam bütünlüğü; İlâhın bir tek İlâh olduğu, yaratanın ancak "O" olduğu, yaratamayanların yaratan gibi olmadığı, O’nun göklerin ve yerin İlâhı olduğu; rızıklandıranın, gaybı bilenin, evirip çevirenin, yaratma gibi emrin de kendisine ait olduğu şeklindedir. Tevhid inancında dualar Allah’a yapılır ve dualara ancak O cevap verebilir. Yaratan, diriltecek ve daha sonra hesaba çekecek O’dur. İzni olmadan hiç bir şefaât ve şefaâtçinin fayda vermediği es-Sâmed olan da O’dur. Dilediklerini rahmetiyle yargılayacak da yine O’dur.

                “Gökte İlâh olanın yerde de İlâh olduğu", "yaratmanın da emrin de Allah’a ait olduğu" hakikatini kabullenmeden “iman” gerçekleşmeyeceği unutulmaması gereken temel esastır. Lâ İlâhe İllâllah" İmanî Zorunluluktur.

    “Lâ İlâhe İllâllah", iman ile küfrün yol ayırımıdır. Varlığın gayesi/yaratılışın gerekçesi olan kulluk, ancak "Lâ İlâhe İllâllah" hakikatinin doğru anlaşılması ile gerçekleşebilir. Bu kabul, sözün telâffuzundan öte anlamıyla birlikte gereklerine teslim olmakla sağlanır. İnsan-Allah, insan-çevre ilişkisi, bu hakikatin içselleşirken sosyalleşmesi üzerine anlam kazanır. Bu tercih öylesine ehemmiyet arz eder ki, "o" doğru anlaşıldığında her şey doğru anlaşılacak; "o" yanlış anlaşıldığında her şey yanlış anlaşılacaktır. Zira bu hakikat bir defaya mahsus bir kabul itirafı olmayıp karşılaşılan her bir sorun karşısında kendisine yeniden başvurulması gerekli bir ölçü, formül hatta mutlak bir kriterdir. Yaşama dair değişkenler karşısında tevhidin gözetilmemesi, doğru yoldan sapma riskini kaçınılmaz kılacaktır.

                Yukarıda belirtildiği şekilde bir imana sahip olan insanda, mutlaka değişikliler olacaktır, olması gerekir, aksi takdirde tam anlamıyla istenilen bir imani şuura ulaşılmadığı kanaatine varılır. Zira ilk Müslümanlara baktığımızda, bu “sihirli” kelimeyi söyledikten sonra mutlak olarak hayatlarında bir değişim gözleniyor; birini red (Lâ İlâhe) birini kabul (İllâllah) ettikleri Rabb’e göre hayatlarında değişimin olması tabiidir.

    Amel-i salih imanın doğal ürünüdür. iman gerçeğinin kalbe yerleştiği anda itibaren başlayan, özden kaynaklanan harekettir. Çünkü iman, aktif ve harekete geçirici bir gerçektir. Amel, ihsan şeklinde insanın pratiğinde kendini gerçekleştirmeye çalışmadan insanın kalbinde ve vicdanında yerleşip duramaz. İşte İslam’ın iman anlayışı budur. Hareketsiz ve sönük halde beklemesi müminin içinden dışa çıkıp dışında kendini göstermeden gizli kalması mümkün değildir. Eğer iman bu doğal hareketini sağlayamıyorsa ya zayıftır ya da ölüdür. Tıpkı kokusunu içinde tutamayan çiçek gibi. Nasıl ki çiçekten kokunun yayılması doğal ise imanda da hareketin olması doğaldır. Yoksa iman yok demektir.

    Zaten imanın önemi buradan kaynaklanmaktadır. iman bir hareket, bir eylem, bir kurma ve düzeltmedir. Allah'a doğru yöneliştir. iman vicdanın derinliklerine gömülü, gizli, pasif, çekingen, büzülmüş bir şey değildir. Hareket içinde somutlaşmayan sırf iyi niyetlerden ibaret de değildir. İşte imanı hayatın içinde yapıcı büyük bir güç haline getiren İslam’ın apaçık yapısı ve karakteri de budur

    İman insanın saadetidir, mutluluk ve huzur kaynağıdır. İdeolojiler tüm maddi imkanlarına ve insanlara verdikleri tüm özgürlüklere rağmen, inananlarına huzur, mutluluk ve saadet temin edememiştir. Sürekli bunalım ve stresli nesiller ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramamıştır. İman en büyük imkandır. Öyle bir imkan ki, insana hem bu dünya ve hem de ebedi hayatta mutluluk yollarını gösterir. Hayatın anlamı ve insanın mahlukat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalbde, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amlleridir. Müminlik iddiasının isbatı, vahyin hayata dönüşmesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel. Yüreğinde imanı iktidar yapmamış, yapamamış nesillere hükme edecek tek şey, şeytanizmden başkası olması mümkün mü?

    İman şereftir. Bugün Müslüman’ın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Ayakları üzerinde durabilen, inandığı değerleri her yerde ve her kese karşı, eziklik duymadan söyleyebilen; onurlu ve gururlu kişileri oluşturur.

    Dünya ve ahiret hayatımızın teminatı olan imanımız korumanın yolu; Allah’u tealanın kitabını çok okumak, özümsemek ve hayatımıza aktarmakla olur. İslami düşüncemizi geliştiren, olaylara bakışımızı düzelten muvahhid ve ilmiyle amil İslam alimlerinin eserlerini düşünerek okumamız gerekir. Özellikle söyledikleri ile hayatları bir olan ve bu uğurda gerekirse kanını feda edebilen ve edenlerin eserleri bize yol gösterici olmalıdır. Her önümüze konulanı değil, ihtiyacımız olan ve satılmamış alimlerin eserlerini okuyarak en büyük imkan olan imanımızı korumalıyız.

    Pazarlıksız, şikesiz bir şekilde iman etmek gerekir. Tıpkı atamız İbrahim’in imanı gibi. İbrahimi imanda Allah’a itimat vardır, güven vardır, emniyet ve teslimiyet vardır. Zaten iman emniyetin, İslam teslimiyetin adı değil midir? Aksi ise çeşitli rabblere teslimiyettir.

    İbrahimi iman sahibi bilir ki, imanda taviz Yahudileşme alametidir. İbrahimi imanda ateşe atılmak gerekiyorsa göz kırpmadan atlanır. Put kırmak bunu göze almayı gerektirir. Zaten nefsindeki putları kıramayandan, pratikteki putları kırmayı beklemek abes değil mi?

    Ateşe atlarken şike ve şaka yapmak için değil yanmak için atlarlar. Nasıl olsa yanmam diye değil yandım diye atlarlar. Allah’a pazarlığa girişmezler. Rabbim, ben senin için kırdım putları. Senin için red ettim nemrutları. Razı olasın için inkar ettim tağutları. Şimdi sıra sende, hadi, sen de beni gör, gözet, kolla demezler. Haydi bana dünyada mevki, makam ver demez ve bu niyetle de yola girişmezler. Yolun ne kadar meşakatli ne kadar dikenli olduğunu asla unutmaz ve en doğru yol, en dikensiz yoldur diyenlere kanmazlar.

    İsmaili keserken İbrahim, şike yapmıyordu, öz evladının boğazına bıçağı çalarken ‘gitti yavrum’ diye çalıyordu. Ama tam bir teslimiyet ve ibadet şuuruyla kendinden emin bir şekilde görevini yapıyordu.

    Ben İsmaili yatırırım, tam kurban edecekken Allah koçu gönderiverir beklentisi içinde değildi ve bunu düşünmemişti İbrahim.

                Küfür nedir, nasıl olur, neyle olur, fiiili küfür, sözlü küfür nedir gibi konulara girmeden kısa ve net bir şekilde söylemek gerekirse, imanın aksi küfürdür, küfrün aksi imandır.

                İmanı korumak da imanın aksini yani küfri şeyleri yapmamakla olur. İmamın gereğini yerine getirmek suretiyle imanlarımıza iman katmalı ve küfrü yürek devletimizin sınırlarına dahi yaklaştırmamalıyız. Bir sınır nöbetçisin gibi yabancı unsurların yürek ülkemize sızmalarını önlemek için gerekirse gönlerce, aylarca gözlerimize uykuyu haram etmeliyiz. Aksi takdirde, küfür, yürek devletimizin içine sızar ve yavaş yavaş ülkemizi darmadağın eder, kendine hizmet eden bir ülke haline getirebilir.

    Kısacası; Allah’a küfür, daha doğrusu, ‘Allah’ı küfür’, tıpkı Mekke müşrikleri misali, yaratıcı, rüzgârı estiren, yağmuru yağdıran olarak Allah’ı bilip de, Allah’ın vaz ettiği dine teslim olmamak, Allah’ın vaz ettiği hayat nizamına göre yaşamayı kabul etmemektir. Allah’ın hükümlerini, en doğru, en adil hüküm; Allah’ın şeriatını en sahih yol olarak kabul ve iman etmemektir. Kısacası Allah’ın yarattığı hakikatleri, inzal ettiği buyrukları örtmek, yok saymak, fark edilmemesi için çaba sarf etmek gerçek küfürdür.

    Allah’u tealadan isteğimiz; yürek devletimizi, düşmanımız olan insi ve cinni şeytanların saldırısından muhafaza edip, yürek devletimizi, ebet-müdet kılsın, yeni yüreklerde, tasavvurlarda, akıllarda ve yeni hayatlarda inşası için bize yardım etsin.

                                                                       Mehmet Şafi AVCI (Ebuzer)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari