Bu Gunun Makalesi - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    31/10/2007 - ŞEHİTLİK VE ERMENİ KADIN

    Geçen haftaki yazım,

     http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=604824

    içerdiği 'kardeşlik' teması nedeniyle olumlu eleştirilere mazhar olurken, kimi 'hassas' okurlarımız tarafından fazla 'soğukkanlı' olmakla, 'anlaşılamamakla' itham edildi

    Sizin bir yakınınız öldürülmüş, şehit düşmüş olsaydı, yine de bunları yazar mıydınız?' diyenler oldu. El cevap: Ruhsuz bir yazı yazdığımı düşünmüyorum; Gabar ve Dağlıca'da ölen gencecik insanların yüreğimi burduğunu söylememişim, söylesem neyse, yazmamışım gibi davranılması ilginç. 'Bu gidişin, haydi beyler savaşa, çağrılarının sonu daha çok şehit, daha çok acıdır, farkında mıyız?' dedim ve bunun soğukkanlılıkla bir ilgisi varsa bile, bunun olumlu bir ilgi olduğunu varsaymaktan yanayım.

    O kışkırtıcı ve provokatif soruya gelirsek... 'Bir yakınım vurulmuş olsaydı, ne yapardım?' mevzuuna. Elbette acı çeker ve bu nedenle biraz daha yükseltirdim çıtayı. 'Ben ona 'şehit' diyebilirim, onun 'şehit' olduğuna inanabilirim, ama neye inandığımla hiç ilgilenmeyen, hatta neye inandığıma sürekli ayar vermeye çalışan 'ismi lazım değil-giller' şimdi, biraz sussunlar', diyebilirdim mesela. Ve önce anlatır, sonra sorardım: 'Ben, ben benim şehidimin şehit olduğuna inanmak istiyorum. Çünkü kalplerdekini ancak Allah bilir. Vatanını savunmak için mi savaşıyordu, yoksa 'ne güzel savaştı desinler' diye mi, bilemeyiz. Hem şehit olmak için 'cihat', cihad için de, Allah'ın adına ve hükmüne mevzi ve mertebe kazandırmak gayesi gerekir, diyebiliriz; ama şehit dediğim evlat, az önce üzerine ayaklarını koyduğu cesetle fotoğraf çektirmişse, işin içine 'Nefs' girmişse, 'intikam hırsı' girmişse, durumu nice olur, bilemeyiz. Ve bilmediğimizi Allah'a havale eder, 'hükmen şehittir' der, en iyisi neyse ona inanmaya devam ederiz. Ama siz öyle misiniz? Şu ülkede yaşayan ve Müslüman kalmaya çalışan insanları tahkir etmediğiniz, varlıklarını 'tehdit' kapsamında 'mürteci' lakabıyla aşağılamadığınız tek bir açılış ve de kapanış konuşması yok... Sizin ona şehit demeniz beni biraz endişelendiriyor, seçtiğiniz rotanın 'aklı' ile de, 'bilimi' ile de açıklanabilir bir yanı yok şehitliğin. 'Laikliğe' aykırı değil mi bu, emin misiniz?

    Bir yerel kanalın kışkırtmasıyla gazeteyi arayarak 'söyleyin o Ermeni kadına...' gibi sözlerle aba altından sopa gösterenlere de değinmek isterim. Zira şu 'Ermeni kadın' tanımlaması, ulusal reflekslerin acı ve öfke ile örgütlendiği dönemlerde gözlerin nasıl manasızca 'belerdiğinin', bir nereden bulsak da bir kulp taksak psikolojisinin nasıl şuursuz bir yol takip ettiğinin en mükemmel kanıtıdır. Yazımın sol üst köşesinde yer alan fotoğraf bile yetmemiştir. Zihinleri aşağıdaki türden sorularla baş etmeye ayarlıdır:

    Ben ve Ermeni olmak, nasıl yani?

    'Başını örtmüş Müslüman kimliğini şeddelemişsin, ama yine de Ermeni kökenli olabilirsin.'

    Ermeni olmak ile en nihayetinde Irak'la savaşmaya kadar gidebilecek bir süreci sorgulamak arasında, nasıl bir alaka var?

    'En nihayetinde hep 'kanın dediği olur'. İhanet etmeye programlı olan genlerinin peşine düşmüş olabilirsin, askeri yıpratmaya tenezzül etmek, ihanetle özdeştir.'

    Bir Ermeni, mutlak surette ihanet potansiyeli taşır, diyorsun?

    'Savaşçı milletimizin itibar ettiği istikamete laf ettiği an, taşır'

    Müslüman kimliğimin beni bir Türklüktür, bir Anadoluluktur, bir milli-manevi değerlerdir ile aynı bağlamda tutma ihtimali de yok?

    'Ona bakarsan Mustafa Sabri Efendi şeyhülislamdı ama düşmanla işbirliği yaptı. Dindar

    sağcıdır, sağcı vatanı satar.'

    ***

    Gülünç ama gerçek. Ne zaman 'ulus' ve 'vatan' kavramları üzerinde bir hassasiyet oluşsa; ırkçı yaklaşımlarla kol kola ilerleyen bir faraziye paterni, kendi kendine yazdığı hikâyelerle gaza boğmakta Türkiye'yi. Verdiği en büyük zarar da, ırkçı olmayan anti-emperyalizmin, milliyetçi olmayan vatanseverliğin önünü kesmesi. Vatan için, bugün yarın sahiden ihtiyaç duyulacak şeyi köreltmesi.

    NİHAL B. KARACA

    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=607394

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    23/10/2007 - KİM MÜSLÜMAN AYDIN DEĞİLDİR?

    Dostlar, zülfü yârın düğümünü çözün

    Bir nefes hoştur, şu kıssayı daha bir uzatın

    Halvette olmak ünsiyettir, dostlarsa birarada

    “İnne yekâdu”yu okuyun ve başınızı kaldırın

    Rubâb ve çeng yüksek sesle söyler namelerini

    Ki sırlar ehlinin mesajıyla kendinizden geçesiniz

    Bu halkada olmayanlar aşkla diri

    Yürüyün ölmeden, fetvamla namaz kılın

    Müslüman aydın olmak, dindar aydınların tarikatıdır. Hem beşeri tecrübeden, hem de nebevi tecrübeden faydalanan bir düşünce okuludur. Bunların herhangi birini, diğeri için kurban etmez. Eski vahyin modern zamanlarda da aynı şekilde söyleyecek ve öğretecek çok şeyi olduğuna  ve ifade dağarcığının boş olmadığına inanır. Müslüman aydın olmayı, her ne kadar siyaset ve diyanet alanında büyük değişimler yaratma kabiliyetine sahipse de, dinî bir fırka veya siyasi bir parti seviyesine indirmek insafsızlık olur.

    Dindar aydın; vahiyden bağımsız akla inanan, bundan beslenen ve elinde akıl lambasıyla hakikati bulmak ve karanlığı aydınlatmak için ilerleyen aydın gibidir. Ve dindardırlar; çünkü tahkikle edindikleri imanları, ne taklide ve taabbude, ne mirasa ve zorlamaya, ne heves ve âdete, ne korku ve tamaha dayanmaz. Aksine, akılcı bir ölçüp biçme ve ruhani bir tecrübeden çıkarılmıştır, kesintisiz biçimde ayıklanıp temizlenmekte ve geliştirilmektedir.

    Dindar aydın, sel gibi akışkan bir kimliktir. Çünkü akıl yürütme, hakikati arama ve hurafe yıkma işi selden başkasıyla yoldaş değildir. Dinadamı değildir. Çünkü herkes o okulda kendisinin din adamı olabilir. Dergahı olmayan şeyhlerin oturduğu şeyhsiz bir dergahtır orası.

    İrtidad, bidat, kafir, mümin vs. gibi kategorilerin yolu oraya çıkmaz. Çünkü bu kategoriler, mevcut  siyasî ve dinî güce tabidirler. Maişetin derdindeki dindarların kollektif kimliğine ait dindarlık ise zorlama, nedensel, miras, maişetçi, kimlikçi, taabbudi ve taklittir. Her gün yüzlerce Nuh tufanı ve ruh tuğyanının baş gösterdiği ve haşin fikrî gezintilerin mesire yeri olan dindar aydın, harabeye dönmekten korkup da küfür ve bidat namına sellerin yoluna nasıl baraj kurabilir?

    Ben virane olmuşum ne gam

    Asıl virane olacak sultanın hazinesi

    Fakat Müslüman aydının dinden bağımsız bir maneviyata inancı da yoktur. Dinî ibadetlere, daima koruyucu kabuk anlamı verir. Bu koruyucu ibadetleri işrak tecrübesinin öğretmenlerinden ve mukaddes gül bahçesinin kuşlarından, yani peygamberlerden almak en iyisidir. Çünkü onlar, süluk sahasının en tecrübeli şehsüvarları ve soyutlama ufkunun fatihleridirler. Müslüman aydınlar, dindardırlar, din yapıcı değil. Vahiy okulunda tecrübe aktarma ve bilgi öğretmeleri, maslahat gözeterek değil, sadakat ve hakikat nedeniyledir. Rasûl-i Ekrem’in azim ve aziz şahsiyeti, Allah Teala’nın Müslümanlara bahşettiği bir nimettir. Bu azim ve aziz şahsiyetin tecrübe ve taliminden, tamamen ve kemal manada yararlanmak gerekir.

    Bütün iyiler yaratılışa yaraşır

    Ki sahibimiz huzurunda el bağlasınlar

    Kamer onun karşısında uluorta görünemez

    Görünse de herkes onu ayıplar

    Dindar aydın olmak, marifet ve tecrübeye dayalı düşünce olması hükmüne göre ideoloji değildir. Yani seçkincilik, hareket yanlılığı ve silahlı mücadele ideolojisi.

    Varolan düşmana karşı hareket, ayaklanma ve yaka paça olmayı düşünen ideolojiler hakikate pek az şefkatlidir, savaş alanları çok dardır ve düşmanın yenilmesiyle kendileri de yenilir ve çökerler. Tasfiye ile ve seçkin sınıfın ortaya çıkarılmasıyla geçici olarak üretilen silahlar, uyum kaybına uğrar ve izi kalmamacasına silinir gider.

    İmamet silsilesinde istisna oluşturan İmam Hüseyin (a) ve şehadeti, Şeriati’nin seçkinci öyküsünde kurala dönüşür ve İran kültürünün iftihar ettiği Ebu Ali Sina, Ebuzer’in ayakları altında aşağılanır. Böylece saltanatı ezmek ve devrimci İslam’ın seküler saltanata karşı zafer kazanması için gerekli ideolojik silah hazırlanmış olur. İyi niyetin, doğru olmayan tavırla yoldaşlığında en küçük eksiği, kalıcı olmamasıdır.

    Müslüman aydın, geçici şer’i hilelerle fıkhı sözde yenileyen ahaliden de değildir. Günümüzde aydın ve yenilikçi lakabı alan bazı fakihler, mesela Kayıp İmam’ın gaybetine tevessül ederek veya İslam’ın zaafından kaçınarak recm cezası, göz çıkarma ve benzerlerini lağvedebiliyorlar. Fakihlerin saygınlığını koruyarak söylersek, bunlar her ne olurlarsa olsunlar ne aydındırlar, ne de yenilikçi. Çünkü usulde içtihadın çocukları değildirler. Dindar aydın, usulde içtihada inanır. Yani kelamda ve ahlakta içtihad ve nübüvvet, vahiy, mead, Allah vs.’nin yeniden anlaşılması.

    Mürtedin ve bidatçinin hükmü ancak insan, bilgi, tarih ve topluma dair yeni bir kavrayışla gözden geçirilebilir. Aksi takdirde her şeyi eski usule göre halletmek ve kınayıcıların kınaması nedeniyle bu konudaki fıkhî hükmün süresini geçici olarak uzatmak ne bir çaba gerektirir, ne de içtihad. Bu, basit ve durumu idare eden maslahatçılıktan başka bir şey değildir.

    Kelamcı Mutahhari, bir vakitler ‘son din’ meselesine eğilmişti. Modern dünya ile son din İslam arasındaki tek sorunun fıkhî ve hukukî gerilim olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle de geri kalmanın sıkıntısını fıkhın desteğiyle söküp atmaya çalışıyordu. “Lâ harac (zorluk yoktur)” ve “lâ darar (zarar yoktur)” gibi kuralları hatırlatarak modern hayatın sorunlarını çözmede fıkhın gücünü göstermek istiyordu. Oysa fıkhın hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde durmadığı ve duramayacağı, tek başına kendisini destekleme veya kendisini savunma gücü bulunmadığı, eğer kelam, ahlak vs. ilimlerinden yudumlamazsa susuzluk ateşini bastıramayacağı gibi apaçık bir nokta galiba Mutahhari’nin kuvvetli dikkatinden kaçmıştı. Eğer fıkıhta yenilik yapılacaksa fakihlerin Tanrı’sı, fakihlerin Peygamber’i vs. de yenilenmelidir. Bu, tam da dindar aydının istediği şeydir ve Mutahhari gibi Mutezili bir kelamcının zihni bile onu bulamayabilir.

    Dinî geleneği yüceltse, onu bilmeyi aydın olmanın rüknü saysa ve seküler aydınların bilgisini ve pratiğini de bu nedenle eksiklik ve zayıflığa müptela görse de Müslüman aydının okulu, geleneksel ve gelenekçi de değildir.

    Bununla birlikte ne geleneği diriltmeyi mümkün görür, ne de geleneği tekrar ihya etmeyi günümüzün sorunlarını çözecek formül sayar. Bugünün dünyası da dünün dünyası kadar gerçek ve en az onun kadar yaşanan bir hayat. Geleneğin moderniteye üstünlüğüne veya modernitenin geleneğe üstünlüğüne kail olacağımız daha temelsiz ve daha az ikna edici bir kanıt yok ortada. “Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız ise sizedir.” (Bakara 134)

    Müslüman aydın, geçmiştekilerin dini anlayışının en az bugünkülerin dini kavrayışı kadar kendi zamanlarının etkisi altında olduğunu ve kendi çağlarının varsayımlarıyla paralel bulunduğunu vurgular. İnandıkları şey, “Onlar adamsa biz de adamız”dır

    Acaba geçmiştekileri sırf önce geldikleri için kutsallaştırmak, akılsızlığın ta kendisi ve düşünceyi donuklaştırmak değil midir?

    Ne modernite cennetin eşiğidir, ne de gelenek avucunda cenneti tutuyor. Babamız Âdem’i cennetten çıkarın şeytan, bugün de onun torunlarını kandırmakla meşgul.

    Dindar aydının nazarında dinin en önemli hizmeti ne siyasete, ne ticarete, ne de bilgiye değil ahlakadır. Dinden ahlak beklentisi içinde olunmalıdır ve onu ahlaki eleştiri yapmak gerekir. Fıkhı da ahlaki eleştiriden masun tutmamalıdır. Nitekim bugün en çok ihtiyaç duyulan da budur.

    Böyle bir ahlaki eleştiri, fıkhı hem daha güçlü, hem de daha donanımlı kılacaktır. Böylece sorunların düğümünü Kayıp İmam çağına bağlanarak değil, hak ve adalet ilkesine sarılarak çözmek mümkün olacaktır.

    Dindar aydın, aydın olması hasebiyle itiraz ve eleştiri öğelerini haizdir; hem dünyadaki siyasi sisteme, hem de İran’dakine. Özellikle de dinî temellere göre kurulmuş ve görünümü modern, özü ise şer’i ve geleneksel olan İran’ın bugünkü sistemine.

    Görünümü de, özü de dindar aydınların beğenisini kazanamamış bir sistem! Bu bakımdan dindar aydınlar, bu sistemde ne takdir görürler, ne de gönüllerde yer bulurlar. Ne siyasi eleştirmenlerin mesut ikbaline sahiptirler, ne de geleneksel müminlerin nazar boncuğudurlar. Varlıkları nasıl günahsa, sözleri de öyle. Fakat egemenlere söylemek gerekir ki, eğer bir zamanlar Müslüman arifler, irfanın güler yüzüyle fıkhın asık yüzünü İslam kültürünün çehresinden giderebildiler, ona şık ve ölümsüz bir cazibe kazandırabildiler ve onu Yahudileşme afetinden kurtarabildilerse bugün de sadece dindar aydınlar dini yeni bir okumayla iman için yeni bir saray ve atmosfer inşa edebilirler. Sebepleri bilmenin hayreti öldürdüğü böyle bir zamanda, sebepleri bilen ve hayrete âşina akılcılığı kurabilirler.

    Bu kavmin niyeti hataysa, aman dikkat onu yapmayasın

    Görüldüğü gibi, dindar aydın uzun bir geçmişe ve yüksek ikbale sahiptir. Vahiyden bağımsız aklı onurlu kimlikleri yapan Mutezililerden tutun, irfani tecrübe, burhani tefekkür ve vahiy öğretilerini yan yana getirip din ve tefekkürün uyuşmazlığı bâtıl fikrini rüsvay eden Sadruddin Şirazi’ye kadar. Onlar, kendi zamanlarının çocuklarıydılar. Bunlar da kendi tuzaklarının esiri.

    Dindar aydınlar, kendilerini ve kendi tarikatlarını iyi tanımalı, hürmet göstermeli, kınayanların kınamasından ve lanet edenlerin lanetinden çekinmemelidirler. Peygamberlere gönül vermenin, hakimleri izlemenin, ariflerle oturup kalkmanın ve mücahitlerle ortak ses vermenin utanılacak nesi var?

    Dindar aydını tehdit eden felaket ve afetlerden biri kendini ciddiye almamaksa, diğeri de endama uygun olmayan kıyafet giymektir. Bu tarikat ne ideoloji, ne fıkıh, ne gelenek, ne mezhep, ne de siyasi partiye yaslanır. Aksine, Mutezili kötülüklerle birlikte Mustafa kandilidir!

    Aşk noktası gösterdim sana, sakın gaflete düşme

    Yoksa hariçten bakanlar gibi olursun

    6 Eylül 2007, Leiden

     “Hum ricâl nahnu ricâl”. Ebu Hanife’nin (699-767), bir konuda görüşünü açıkladığında bu görüşün tabiinden rivayet edilen görüşe aykırı olduğu söylendiğinde sarfettiği ünlü sözü.

    Abdulkerim Suruş 

    http://www.fikritakip.com/news.asp?pg=1&yazi=2035

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    8/10/2007 - KOMUTLA TESBİHAT

    Tesbihat, namazdan sonra 33'er defa "Sübhanallah", "Elhamdülillah" ve "Allâhu ekber" demektir. Hz. Peygamber (sas), "Bizim namazımız tesbîh, tekbir ve Kur'ân tilâvetinden ibarettir; onda dünya kelâmı konuşulmaz!" buyurdu. (Nesâî, Kitab'us-Sehiv, 20.)

    Muhacirlerden bazı fakir sahabîler bir gün Allah Resulüne (sas): "Ya Resûlallah! Mal sahipleri yüksek derecelere eriştiler. Bizimle beraber namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar! Bizden ayrı bir de mallarıyla haccediyorlar, umre yapıyorlar, köle azat ediyorlar, sadaka veriyorlar!" dediler. Resulullah (sas), "Ben size bir şey öğreteyim mi? Onun sayesinde sizi geçenlere yetişir, sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem böylece, sizin yaptığınızı yapanların dışında hiç kimse sizden daha faziletli olmaz!" buyurdu. Ashab-ı Kiram (ra), "Buyurunuz yâ Resûlallah; öğretiniz!" dedi. Peygamber Efendimiz (sas), "Her namazın ardından otuz üçer defa Sübhânallah, Elhamdülillâh ve Allahu ekber dersiniz. Sonra da 'Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü'l-Mülkü ve lehü'l-Hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr' dersiniz; deniz köpüğü kadar bile olsa günahlarınız bağışlanır!" buyurdu. (Müslim, Mesacid, 142)

    Sünnet'e uygun olan tesbihatın farz namazlarından sonra ve bireysel yapılmasıdır. Aklımıza veya işimize geldiği gibi ibadetlerde değişiklikler yapamayız. İbadetlerde Sünnet takip edilir. Hz. Peygamber, "Namaz kıldığım gibi namaz kılınız." (Buhari, Ezan, 18, Edeb, 27) buyurmuştur. Birileri, "Her ne kadar Sünnet budur, lakin biz tarih içinde böyle uyguladık" dese, ya muteber bir müçtehidin bu işe nasıl karar verdiğine ilişkin güvenilir deliller göstermesi lazım veya "bid'at" olan bir tatbikatı savunmayı kabullenmesi lazım. Açık sünnete mugayir tatbikatlara "Bid'at-ı hasene" denemez.

    Emevilerin orta dönemlerine kadar Müslümanlar farz namazından sonra mescidin bir köşesinde veya evlerine ve işlerine giderken sessizce tesbihatlarını yaparlardı. İmam, selam verdikten sonra döner, cemaate problem veya talepleri olup olmadığını sorardı. Cemaat kendi mahallesinin sorunlarını iletir, taleplerini dile getirir, imam da not alırdı. Eğer kendi imkânlarıyla bunları çözebilirse çözer, onu aşan boyutlarda olanları cuma imamına iletir, o da valiye arz ederdi. Bu sorunlar mahallenin her türlü işi ve yönetimiyle ilgiliydi. Bu aşağıdan yukarıya, sivil ve işlek bir katılım (ne dersiniz, demokratik katılım denebilir mi?) mekanizmasıydı. Emeviler, İslam'dan sapıp halka zulmetmeye başlayınca, haliyle, her namazdan sonra cemaatin imama ilettiği şikâyetler valilerin haksızlıkları, hukuk ihlalleri oldu. Hak ve hukuk ihlalleri arttıkça imamlar şikâyetleri yüksek sesle dile getirmeye başladılar, böylece mescidler siyasi, iktisadi, sosyal meselelerin şikâyet tonuyla dile getirildiği mekânlar oldu. Bundan rahatsız olan Emeviler, bir formül geliştirip "Bundan sonra camide dünya kelamı konuşulmasın, imam farz namazından sonra cemaate dönünce müezzin toplu tesbihat için komut versin." dediler ve uygulamak için takibat yürüttüler. İstanbul'un fethinden sonra ilk defa imamlara kadro veren Fatih Sultan Mehmet'in yaklaşık 1460'larda öngördüğü "komutla tesbihat"ın örnek aldığı uygulama budur. O zamanki İstanbul uleması bunu neye dayandırdı, fikir yürütecek değilim.

    Bugün uygulanan komutla tesbihat, bu "tarihî politik amacı koruma" fonksiyonu devam etmekle beraber, yine de cemaatin bir arada bulunmasını sağlar ve elbette günah bir şey yapılmış olmaz. Ama derin bir cehalet ürünü olarak "İşte bizim Müslümanlığımız bu, biz ordu-millet kültürüne sahibiz, Araplardan ve Farslardan farklı olarak tesbihatı böyle yaparız, dolayısıyla bizim Müslümanlığımız daha sahih ve güzeldir" demek hem günahtır ve ayıptır hem de bu sayede militarist/resmi politik bir kültürü ibadet ve cami içinde sürdürme çabasıdır. Emevilere kadarki Sünnet tatbikatı sivil ve katılımcıdır, bugüne kadar devam edenki hiyerarşik/askerî ve resmi topluma ilişkindir. Ali BULAÇ

    http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=598205

    2 YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari