Deneme - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    3/6/2009 - BEN BİLEMİYORUM Kİ...!

    Kategori: Deneme

    Bilmiyorum; bilemiyorum Müslümanlığın hangi çizgisindeyiz.

    Bilmiyorum;yaşadığımız Müslümanlıkla hangi kitaba uyuyor, hangi peygamberin izinden gidiyor ve hangi Rabbe inanıyoruz.

    Bilmiyorum; ne zaman elimizdeki, önümüzdeki kitabı göreceğiz, ne zaman ona inanacağız, ne zaman yaşayacağız?

    Bilmiyorum; bizim kurtuluşumuza, vesile olan peygamberin izinden ne zaman gideceğiz.

    Bilmiyorum; ne zaman bu zulmettiğimiz kalplerimizi, kandırdığımız kalplerimizi ne zaman peygamber aşkıyla dolduracağız.

    Bilmiyorum; hangi Müslümanlığı yaşıyoruz.

    Bilmiyorum; hangi peygamberin ümmetiyiz. Hakikaten; bizim ümmet olduğumuz peygamber(ler)hangisi?

    Bizim emirlerine uyduğumuz İLAH’ın ismi ne? Siz biliyor musunuz?

    Biliyorum; belki diyeceksiniz bunları bilmeyecek ne var? Ama bilemiyorum işte! Daha ben bunların cevabını bulamadım.

    Bilmiyorum; biz hangi asırda yaşıyoruz, hangi asrın dinini yaşıyoruz.

    Bilmiyorum; belki de biz Peygamberin hadislerini hiç duymadık ya da algılayamadık veyahut şeytani arzularımız buna izin vermedi.

    Bilmiyorum; belki de Mêvlamın ayetlerini yıllar öncesine hapsettik.

    Bilmiyorum ki bizler hangi yoldan gidiyor, hangi öndere eşlik ediyoruz.

    Bilmiyorum; belki de biz bir önder, bir rehberin izinde değil de, kendi hayalimizde canlandırdığımız yoldayız.

    Düşünsenize asırlar boyunca uğruna başlar kesilen, kanlar dökülen, canlar verilen bir din uğruna bunca can feda edilmişken, biz körelmiş kalplerimizle nasıl da basite alıyoruz.

    Nasıl da bu kadar önemli olan namaza karşı umursamaz bir tavır takınıyoruz. Bir gün değerli bir hocamız şöyle demişti; sadece bir kez, tek bir kerecik önünüzde Peygamber (s.a.s) varmış gibi düşünerek namaz kılın. Ne kadar huzur verici, ne kadar tatlıdır anlayacaksınız. Ve asla namazı bırakamayacaksınız.

    Söyler misiniz kaçımız böyle düşündük, kaçımız evlatlarımıza namazı sevdirdik? Sadece namaz mı? Sadece zekât mı, oruç mu, hac mı? Resuli Ekrem efendimiz şöyle buyurmuyor mu? DİN; GÜZEL AHLAKTIR. Sen güzel ahlakı asırlar öncesine gömerek onu yok ettiğini mi düşünüyorsun? Sakın ha, sakın bu gaflete düşme. O, Resulün izinden gidenlerin halen diri tuttuğu GÜZEL AHLAKIN SÜVARİLERİNİN BEDENLERİNDE, LİSANLARINDA, DAVRANIŞLARINDA HALEN YAŞIYOR.

    Nasıl da umursamaz bir edayla yollarda iffetsizce, salına salına yürüyoruz.

    Nasıl da başımızda taşıdığımız iffet abidesini bir bez parçası olarak görürüz nasıl? Sakın ola ki demeyin hayır bez parçası olarak görmüyoruz.

    Kim gıybet yapıyor, kim yolda yürürken heey beyler, ben buradayım dercesine yolda yürüyor.

    Kim bakışlarıyla bana yercesine bakın diyor.

    Kim sırıtışıyla başımdaki tesettür değil, sadece sırıtışıma endam katsın diyor

    Kim farkında başındaki bez parçası mı, yoksa iffet abidesi olan Rahmanın emri mi?

    Sen Farkında Mısın?

    Nasıl Peygamberin sünnetidir deyip de bıraktığımız sakalı basit görürüz. Hani o bizim tesettürümüzdü? Niye sakalımızı bir gösteriş diye kullanıyoruz? Hani O,Peygamberin sünnetiydi. Peygamber o sakalın ardındaki gözlerle iffetsizce bakışlar mı besliyordu? Küfür kokan bir lisan mı taşıyordu? Gönüllerimize sindiremediğimiz şeyleri maalesef şekle döküyoruz. Hakkını veremediğimiz, daha doğrusu vermediğimiz sünnetin sevdasına mı düştük? Yoksa sünnet bizim lisanımız da, gönüllerimizde şekilden ibaret bir davranış şekli midir?

    Nasıl da bu denli bencil olabildik? Bu kadar ENEmizi kabartabildik?

    Nasıl bu kadar vicdansız olmayı başardık?

    Nasıl? Kızdınız mı bana? Kızın; haykırın, böyle şeyler yok deyin! Vücudumu parça parça edin! Ama bu haykırışınız yürekten olsun, ne olur, bana böyle şeyler yok deyin Senin gördüklerin hayal deyin. Unuttum sormayı hakikaten hangi dindensin, hangi dini yaşıyorsun, yoksa bu yaşadığın İslam dini mi..?

    Rahmana kul olma, Resulüne ümmet olma sevdasıyla; ümidiyle, hasretiyle ve illa ki VUSLATIYLA.

    Vesselam

                                                                                                  KAYIP YÜREK

    2 YorumYorum yaz!Bağlantı

    13/2/2009 - DİLE GEL GÖNÜLSÜZÜM..!

    Kategori: Deneme

    Bak gönlüm..!

    Her zaman haber aldığımız çoğu zaman duyduğumuz ve bazen gördüğümüz ölüler var.Hani bir gün tabuta bakıp da demiştin ya; Hep seni başkaları dolduracak sanırız.Oysa ki;dün,bugün,yıllar önce,asırlar önce seni dolduranlar da hep bizim gibi düşünmüştü.Bu tabutları hep başkaları dolduracak sanmıştım.

     

    Ey gönlüm..!

    Biz nerde hata yaptık biliyor musun? Biz gördüğümüz ölüler hep başkaları olacak, duyduğumuz ölüler hep başkaları olacak diye düşündük. Eğer başımız musallaya çarpmadan, imam namazımızı kılmadan, cemaat yanımız da saf tutmadan ve Azrail gelmeden uyanmış olsaydık heybemiz dolu gidecektik; Rabbimizin karşısına, Resulümüzün yanına. Ama biz hep yaban düştük, biz hep bakan ve işiten olduk.

     

    İşit gönlüm..!

    Bir gün Azrail sana da ölüm haberini getirecek. Gıybet duyan kulakların, küfür işiten kulakların, haram duyan kulakların O gün sana ölümünü fısıldayacak. Ve işte; keşkelerle dolu cümlelerin o gün başlayacak. Hani bir gün demiştin alıp başımı gitsem ıssız yerlere. Hiç gıybet yapmasam, hiç küfür duymasam, haram duymasam. Ama biliyordun ki bu çare değil. Sadece kendini kurtarmaya çalışmak bencillik olurdu. Hani EBU BEKİR-i SIDDIK demişti ya; Rabbim bedenimi o kadar büyüt ki cehennemi kaplasın da, başka hiçbir kimse girmesin.

     

    Hisset gönlüm..!

    Yüreğinin en derin yerlerin de gizlediğin Rabbinin sana olan yakınlığını hisset. Seni yalnız bırakmadığını hisset. Hani dinlemiştin ya;Yer gök bir olup da hesap sorulunca en sevdiğin bile senden davacıdır. Gördün mü sevdaların bile seni terk ediyor.

     

    Biliyorum gönlüm..!

    Şimdi diyorsun ki bu basit sözü çok duymuştum. Evet, çok duymuştun, lakin nefsine ne kadar da ağır gelmişti.

     

    Gör gönlüm gör zulmünü..!

    Ben evimde TV.izlerken, ben internet sayfalarında gezinirken, ben sörf yaparken, ben…ben...ben…ben… bütün bunları yaparken; canından olan evlatlarını unutup hoyratça bir kenara atışını gör. Anne-baba sevgisinden yoksun kalıpta okul köşelerinde ekstazi alan gençleri, sokaklarda sevgi arayan gençleri, cafeler de sarhoş olan çocukları, hayat kadını olan körpecik kızlarımızı, plajlarda Müslümanları katleden Avrupa kadınlarına jigololuk yapan gencecik erkeklerimizi gör. Ama sen göremezsin ki. Sen saatlerce TV kanallarına kilitlenir, sen saatlerce chat sayfalarında gezinir islamiyeti anlatırsın. Sosyal yaşamdan kopuk, sanal âleme kilitlenmiş, bakışları bomboş (bön) olan bir çocuğun babası-annesi olmayı tercih eden sensin.

     

    Sen görmek istemiyorsun gönlüm..!

    Sen Tv. Kanallarında mankenlik yapan genç kızlara, jigololuk yapanlara acıyan merhamet dolu bir ebeveynsin. Ama bakıp da göremediğin ne biliyor musun? TV. Kanallarını dolduran kız da bir öğretmen, bir şeyh, bir doktor, bir avukat, bir esnaf, bir imam evladıydı. Jigololuk yapan gençte bizim çocuklarımızdandı. Ama sen sadece TV. Kanallarındaki, internet sayfalarındaki gençlere acıyan merhamet dolu bir ebeveyn olmayı seçtin. Tabi kendi lisanında merhamet dolu. Oysa ki islami merhamet evrenseldi, benliğini saran bir merhametti.

     

    Yaralı gönlüm artık dile gel..!

    Bugün kaç baba çocuğuna söz verdi. Seni şuraya götüreceğim, sana şunu alacam ve kaç baba O, önemli işlerini bırakıp da çocuklarını gözü gördü de yüreği dile geldi. Bugün kaçınız anne olarak TV. Kanallarındaki izdivaç programlarını izlemekten vakit bulup da çocuğuna vakit ayırdınız. Ya da kaç tane anne İslami chat sayfasında tanıştığı adama islamiyeti anlatmak niyetiyle çocuğunu geri çevirdi.

     

    Söyle gönlüm..!

    Niye susuyorsun? Niye dile gelmekten kaçıyorsun niye? Yarın anne-baba olmaya aday olan kaç genç bir şeylere bağımlı oldu? Eskiden olsa sigara bağımlısı, alkol bağımlısı, kumar bağımlısı olarak psikologlarımızdan tedavi görürdün. Oysa ki şimdi; TV. Bağımlısı, internet bağımlısı,telefon bağımlısı olarak psikologdan tedavi görmeye gidiyorsun.ya da psikologa dahi gitmeyi kendine yediremiyorsun. Hayatımdan memnunum diyorsun.

     

    Söyle sene gönlüm!

    Hadi  kendinle hesaplaşsana. Sanal alemde parmaklarının konuşmasından, gözlerinin konuşmasından dilin konuşmayı unuttu. RABBİM seni sosyal bir varlık olarak yaratmışken sen kendini asosyal bir varlık yaptın. Peki hangi hakla..?

     

    Gerçek olan bu gönlüm..!

    Ve işte sevdiğimden elim koptu. Gözlerimin feri çekildi. Klavyeden parmaklarım, tv. Kanalarından gözümm kesildi ve işte azrail kapımı çaldı. Haydi gönülsüzüm gidiyoruz dedi. Başım musallaya değdi, kalbim durdu, bende sıcak suyla yıkandım bende zengin fakir demeksizin giyilen kefene sarıldım, imam benim de namazımı kıldı.

    Canım dediğimde beni kabirde yalnız bıraktı. Oysa ki, tabutu dolduran insanlara beraber bakmıştık cancağızım. Ben gittim. Sen de o tabutu doldurup geleceksin. Gelmem deme, biliyorsun ki sen de geleceksin. Aman vaktini boşa, hoyratça harcama benim gibi.

    Kabir beni de sıkıyor. Acaba bende meleklerin suallerine cevap verebilecek miyim? Ve işte ben de rabbimin karşısına çıkıp hesap veriyorum.

     

    İmanlı bir genç mi?0

    Zamanını islamiyete, evlatlarına adayan bir ebeveyn mi?

    İmanı taptaze bir yaşlı olarak mı? Gittim.

    Yoksa nerde zımbırtı orda kıpırtı diyen bir genç mi?

    İzdivaç programlarını, dizileri kaçırmayan, saatlerce bilgisayar başında, halı sahada top oynayan bir ebeveyn mi?

    Yaşlanınca çocuklarının sen bana ne verdin? Diyen bir ihtiyar olarak mı?

    Ben ne yaptım bilinmez. Peki, sen neyi tercih ettin? Neleri değiştirmeye karar verdin? Ve neleri değiştirmeye iraden yetecek onu hesab etmelisin.

    Yoksa sen kendinden bile habersiz mi yaşıyorsun

    GöNüLSüZüM

                                                                                                           KAYIP YÜREK

    NOT: Yukarıda okuduğunuz yazı, ismini belirtmeyen bir okuyucunun yorumlara göndermiş olduğu yazıdır. Her ne kadar “beğenmezseniz yayımlamayın” ve “kalemim zayıftı, ilk kez yazımı okutacağım” diye belirtmişse de, bana göre gerçekten güzel bir yazı ve konulara değişik bir bakış açısı getirmiştir. Ellerine sağlık, yazılarının devamını bekleriz.
    Yazı şekline karışmadım gönderildiği şekliyle yayımladım. Bazı bölümleri büyük harflerle yazılmıştı onların dışında bir müdahalede bulunmadım.
    Yazar kardeşimiz şayet isimlerini lütf ederlerse burada yazacağımızı belirtelim.

     

    Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer)

    NOT: Yazar kardeşimiz  ismlerinin "Kayıp Yürek"  müstear ismini kullanmak istediğini lütf ettiler. Biz de Müstear ismilerini yazdık. Yürekten gelen yazılarının devamını bekleriz.

    5 YorumYorum yaz!Bağlantı

    26/1/2009 - DOSTLA VEDALAŞMA

    Kategori: Deneme

          Arafat; marifet, kendini tanıma, kendini keşf etme makamı…

     

          Maalesef kimisi kendini zavallı, dilsiz develerin sırtına binerek o mahlûka eziyet ederek kendini keşf etmeye çalışıyor…

          Gerçek şu ki, insanların ibadet etmesi için ilk kurulan ev, Mekke’deki o kutsal eve, bütün alemler için hidayet kaynağı olan Kabedir.” (3/96)

     

          Yeryüzünde ibadet için kurulan ilk eve, milyonlarca insan akın ediyor. Derken Arefe günü herkes; kadın-erkek, yaşlı-genç, siyah-beyaz, zengin-fakir, dili, rengi, kavmi ne olursa olsun herkes o mahşeri andıran alanda kendisini keşf etmek, bir su damlasından yaratılan kendini anlamaya, geçmişini muhasebe etmeye, kendini aşmak için keşf etmek için toplanmışlardır. Herkeste bambaşka bir duygu, kimi kendi acizliğini, hiçliğini anlayıp gönülden gelen yaşı gözlerinden dışarıya akıtırken, kimisi de hiçliğini ilan edercesine toz-toprak demeden secdeye kapanıp gözyaşlarını toprakla buluşturuyor. Allah’ın müdahil olmadığı bir hayatın, bir yaşantını bir anlamının olmadığının künhüne varıyor. Ve söz veriyor Rabbine, bundan böyle hayatının tüm alanlarına O’nun çizdiği yol ve prensiplere göre düzenleyeceğim diye…

     

          Ve akın başlıyor mahşerin bir provası olarak, güneş batımıyla birlikte kimi yaya, kimi binekli olarak Müzdelifeye; Meş’airi Harama doğru kendini bırakıveriyor. Telbiyeler, Tekbirler ve Tahliller birbirine karışarak insanlar ilerliyorlar. Tıpkı Nötron ve Protonların Atom çekirdeğin etrafında dönüşü gibi… Asıl çekirdek ilk kurulan ibadet evine gidip pervane gibi dönmek için aşamalardan geçiliyor.

     

          Arafatta kendisini keşf edip, sahibini ve düşmanını tanıyor. Müzdelifeye inip tanıdığı o düşmanla savaşmak için silahını kuşanıyor, silahı için mermi topluyor ve saldırıya geçmek için en uygun zamanı bekliyor. Rahmanın kullarının, gözyaşlarıyla Rablerine yalvarıp-yakardığı ve secdeye kapandığı bir sırada, düşmanının da uyuduğu bir sırada fırlatıyor mermilerini şeytana, içindeki ve dışındaki tüm şeytanlara. İstedikleri kadar güçlü kuvvetli olsunlar o bir Filistinli gibi sapanıyla, elindeki taşla düşmana saldırıyor. Yerüstü ve gökyüzündeki tüm dinleme ve gözetleme araçlarına, nükleer ve Biyolojik silahlarına, yerli işbirlikçilerine rağmen elindeki taşıyla gözlerde büyütülmüş büyük şeytana taş atıyor Allah’ın adıyla. Şeytan ve taraftarlarına rağmen, vesvese ve ayartmalarına rağmen Rabbinin azametini keşf ederek taşlıyor şeytanı, hem de büyük şeytanı ve İnşaallah bir gün büyük şeytan Amerika ve yandaşlarını da, İMF’sini de böyle taşlayıp, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi talan etmelerine fırsat vermeyeceğiz. Yeter ki bizler “Allah o kabeyi, o saygı değer evi, insanların dirilişi, ayaklanma ve huzura duruş yeri yani ibadet merkezi kıldı” (5/97) emrini unutmayalım.

     

          Alah Tealanın yarattığı her şey, isteyerek istemeyerek O’nun emirlerine boyun eğer, eğmektedir. Bu gerçek gibi insanlar da ister Arafata kendilerini keşf etsinler ister etmesinler, ister bilerek, anlayarak veya anlamayarak her halu karda çekim merkezine doğru yürüyüşlerine devam ediyorlar. Çekirdeğin etrafında ister istemez dönmek zorundadırlar. Buraya bu kutsal beldeye gelmişler madem, o zaman pervane olmak zorundadırlar, anlasalar da anlamasalar da… Kendilerini o çekirdeğin cazibesine kapıp bilerek ve anlayarak pervane gibi dönerler. Mesut ve gurulu bir şekilde dönerler. Mesut ve gurulular çünkü kendilerini ve Allah’ın düşmanını kovmuşlardır. Gözünü kör etmişlerdir. Artık onları oyuna getirecek kuvveti ve gücü kalmamıştır. Mutlulukları bundandır. Bundandır sevinçleri. Yorgunluğu, uykusuzluğu, üst-başın toz olmasına aldırmayışı şükür makamında oluşundandır. Allah’ın evindedir, ev sahibinden utana sıkıla da olsa istekte bulunma makamındadır. Biliyor ki ev sahibinden ne isterse ev sahibi kendisine ihsan edecek ama istemeye de yüzü yok ki… Geçmişte yaptığı hatalar, günahlar, isyanlar aklına gelince bir türlü isteyemiyor ama öyle bir ev sahibi ki isteklerini biliyor ve insanın yüzüne vurmadan dileklerini yerine getiriyor, bol bol ihsanda bulunuyor. Yeter ki isyankârlıklarına geri dönme diyor ve misafirin gözyaşların silerek teselli eder. Ve misafir bu ikram karşısında sevinç gözyaşlarını döküp, şükür secdesine kaplıyor, söz veriyor ev sahibine artık isyankar olmayacağını, muti bir insan olacağım sözünü vererek, ister istemez ev sahibiyle vedalaşıyor.

     

          Ah o vedalaşma…

     

          İnsanoğluna en zor en ağır gelen, sevdiğinden ayrılma, vedalaşma anı olsa gerek. Vedalaşma anında artık kelam kar etmiyor, boğaz kuruyor, hiçbir süslü cümle, kelime akla gelmiyor. Bunların hepsin tarif etmek için buğulu gözler, yanaklara damlayan bir gözyaşı her şeyi in içten en güzel şekliyle tarife yetiyor ve artıyor bile.

     

          Bakışmak yetiyor, insanın içini yakıyor o vedalaşma bakışı ve anı. Ama vedalaşma mukadderdir, başka çare yok. Bir daha bir daha buluşma ümidi ve özlemiyle istemeye istemeye vedalaşılıyor. Aynen bunun gibi pervane misali ibadet için ilk inşa edilen evden ayrılma da, insanı içten içe yakıyor, bir dahaki buluşmaya kadar özlemini çekiyorum deyip el sallanıyor, üç dört adımda bir geri dönüp, son bir kez olsun gözlerini sevgilisi görsün diye nazar ediliyor ta gözden kayboluncaya kadar… Hasret, özlem ve görüşme ümidiyle gözyaşlarını yanaklarından sile sile uzaklaşıyor. Ama gözden ırak olan gönülden de ırak olmamak şartıyla. Bu kuralı ters çevirere, her dem bu özlemi diri tutarak hicret ediyor, ev sahibinin nehy ettiklerini bir daha işlememek üzere…
                                                                                            Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer)

                                                                                                                    08.12.2008

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari