Fikkih-Usulu - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    21/8/2007 - İSLAM HUKUK İLMİNİN ESASLARI (USULÜ’L-FIKH) -16-

    Kategori: Fikkih-Usulu

    Sünnetin Kitâb'a Göre Yeri

    1- Kaynaklık vasfı açısından Sünnetin Kitab'a göre yeri: Kur'ân ve Sünnetten herbirinin kaynak değeri.

    2- Gerek Kur'ân ve gerekse Sünnette yer alan hükümler açısından Sünnetin Kitâb'a göre yeri: Sünnetteki hükümlerin Kur'ân'daki hükümler ile bağdaşıp bağdaşmama durumları.

    56- Kaynaklık Vasfı Açısından Sünnetin Kur'ân "a Göre Yeri:

    Sünnet, hernekadar İslâm hukukunun kaynaklarından biri ise de, kaynaklar sıralamasında Kur'ân'dan sonra gelir. Bir hükmü öğrenme ve delil getirme hususunda ikinci sırada yer alır. Hükmünü öğrenmek istediğimiz olayı cevaplayan bir nass Kitab'ta varsa, artık Sünnete başvurulmaz.Sünnetin Kitab'tan sonraki sırada yer almasının sebebi, onun sübutunun genellikle zannî, Kitab'ın sübutunun tamamıyla kat'î oluşudur. Kat'înin zannîden önce geleceği ise açıktır.Daha önce geçen muâz hadisinde de bu sıralama açıkça görülmektedir. Hz. Peygamber Muâz'a ' 'Sana hüküm vermen için bir kazâî olay getirilse ne yaparsın ?'' deyince, Muâz, Önce "Allah'ın Kitab'ma göre hükmederim" cevabını vermiş, Rasûlûlîah "Ya onda bulamazsan?" deye sorunca: "O zaman Allah Rasûlünün Sünnetine göre hükmederim" demiştir.Hz. Ömer'in Kadı Şurayh'a yazdığı rivayet edilen mektupta da bu sıralama göze çarpar: "Allah'ın Kitab'ında hükmünü açıkça bulabildiğin durumlarda kimseye bir şey sorma. Allah'ın Kitab'ında açıklık bulamazsan, Rasûlûlîah (s.a.v)'in Sünnetine uy." Bunun benzeri ifadelere Selef-İ sâlihinin ve bilginlerin sözlerinde çok raslanır.[1][52]Bu kurala bağlanacak en belirgin sonuç şudur: Şayet bir meselede Kitab'ta yer alan hüküm ile haber-i vâhid olarak rivayet edilmiş Sünnetin delâlet ettiği hüküm arasında zahirî bir çatışma görülürse, Kitab'takinin alınması ve bunun Sünnete tercih edilmesi gerekecektir. Meselâ, Kur'ân-ı Kerîm'de: "Erkeklerinizden iki kişiyi, eğer iki erkek yoksa mavafakat edeceğiniz şahitlerden bir erkek, iki kadını şahit tutun. Ki kadınlardan biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatsın. " [2][53]buyrulmuştur. Hz. Peygamber ise bir davacıya şöyle demiştir: '' Ya senin getireceğin iki (erkek) şahit, veya onun (davalının) yemini (ile dava hükme bağlanır)" [3][54] Bu hadis, haber-i vâhiddir ve ondan çıkan zahir anlam bir erkekle birlikte iki kadının şahitliğinin kabul edilemeyeceği yönündedir. Kur'ân âyetinin bu konudaki hükmü ile bağdaşmadığına göre, Kur'ân'daki hükmün esas alınması ve bir erkekle birlikte iki kadının şahitliğinin kabul edilmesi gerekir.Bu duruma bir başka örnek olarak Hz. Ayşe'nin tutumunu gösterebiliriz. Hz. Ayşe •'Ölü, ailesinin kendisine ağlamasından ötürü azap görür. " [4][55] anlamındaki hadisi kabul etmemiştir. Çünkü o, bu hadisin "Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez" [5][56]anlamındaki âyet ile çeliştiği kanaatine varmıştır. Fakat bilginlerin çoğu hadisi kabul etmişler ve onu âyetteki anlam ile çelişkili görmemişlerdir. Onlar, hadisteki hükmü, kişinin, ailesine, öldüğü zaman kendisi için ağlamalarını hatta ağıtçı kadınlar tutup yas havası oluşturmalarını vasıyetetmesi durumuna bağlamışlardır. Zira Cahiliye devrinde Arapların şöyle bir âdeti vardı: Hasta, ölümünün yaklaştığını hissedince, ailesinden -öldüğünde- kendisi için ağlanmasını ister, onları yas tutmaya teşvik ederdi. Şu halde, hadiste işaret edilen ceza, ailesinin ona ağlamasından ötürü değil, kişinin ailesinden kendisine ağlamasını ve yas tutulmasını istemesi sebebiyle olmaktadır.

     

    57- Gerek Kur'ân Gerek Sünnette Yer Alan Hükümler Açısından Sünnetin Kitâb'a Göre Yeri:

    Sünnette ye. alan hükümleri inceleyip, Kur'ân-ı Kerîm'deki hükümlerle karşılaştırdığımızda, dört şekilden biri ile karşılaşırız:

    Birinci şekil: Sünnet, Kur'ân'daki hükümlere tam tamına uygun hükümler ihtiva eder. Bu durumda Sünnetin hükmü, Kur'ân'ınkini teyit edici nitelikte kabul edilir ve aynı hüküm için iki delil bulunmuş olur: Birincisi, hükmü tesbit eden esas delil, ki bu Kur'ân nassıdır; ikincisi ise teyit edeci delildir, bu da Sünnet nassıdır.

    Meselâ Hz. Peygamber'in ' 'Bir müslümanm malı (başkasına) onun gönül hoşnutluğu olmaksızın helâl değildir"[6][57] anlamındaki hadisi, Kur'ân-ı Kerîm'in "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Karşılıklı rızaya binaen yapılan ticâret olursa başka. "[7][58] mealindeki âyetin getirdiği hükmün aynısını ifade etmektedir. Yine Hz. Peygamber'in "Kadınlar (m haklarına riayet) konusunda Allah'tan sakının. Ziraoniar sızın hakimiyet ve himayeniz altındadır. Onları Allah 'm emaneti olarak aldınız, onlarla birlikte yaşama hakkını Allah'ın emri ve müsaadesi ile elde ettiniz" [8][59] anlamındaki hadisi, Cenâb-i Allah'ın "Kadınlarla iyi geçinin" [9][60]mealindeki sözü ile aynı hükmü taşımaktadır.Hz. Peygamber'in "Allah zalime mühlet verir, verir; sonunda onu bir cezalandırdım! artık iflah olmaz" [10][61] anlamındaki sözü ile Allah Teâlâ'nın "İşte Rabbin zulmeden beldeleri (n ahalisini) yakaladığı zaman böyle yakalar. Çünkü O'nun yakalaması çok acı ve çetindir. " [11][62] mealindeki âyeti arasında da böyle bir teyit ilişkisi vardır.

    İkinci şekil: Sünnet, açıklanmaya muhtaç Kur'ân nasslarım açıklayıcı hükümler getirir. Bu da üç türlü olur:

    a)  Kitab'm "mücmel'1 "[12][63] nasslarım tefsir eden veya "müşkil" [13][64] lâfızlarını açıklığa kavuşturan Sünnet. Meselâ, namaz vakitlerini ve rekâtlarını, namazda neyin nasıl okunacağını, zekâtı verilmesi gerekli olan ve olmayan malları, zekât miktarını ve zekâta ait nisap miktarlarını belirleyen hadisler bu türdendir. Çünkü bunlar, Kur'ân'da yer alan "Namazı kılın, zekâtı verin." [14][65]mealindeki mücmel âyetten maksadın ne olduğunu açıklamış olmaktadır.Müşkil lâfıza açıklık getiren hadislere örnek olarak, ' 'Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırdedilinceye kadar yiyin, için"[15][66]mealindeki âyette yer alan kJ- (iplik) lâfızlarından maksadın gündüzün beyazlığı ve gecenin karanlığı olduğunu açıklayan hadisi zikredebiliriz. Bu âyet inince Sahabeden biri  lâfızlarını gerçek anlamda "iplik" olarak anlamış, biri beyaz diğeri siyah iplik alıp yastığının altına koymuş, (sahurda) bunları görebileceği ve birini diğerinden ayırdedebileceği vakte kadar yemeye-içmeye devam etmişti. Sonra, Hz. Peygamber'e bunların anlamını sorunca, o, kendisine âyetteki bu lâfızlardan maksadın, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu açıklamıştır.

    b)  Kur'ân-ı Kerim'in "âmm" hükmünü "tahsis" eden Sünnet. Hz. Peygamber'in şü hadisi bu duruma örnek olabilir: "Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin km üzerine nikâhlanamaz. Bunu yaparsanız, akrabalık.

     bağlarını koparmış olursunuz" [16][67]Bu hadis  şu âyetin umumunu tahsis etmiş olmaktadır:   "Bunların (yukarıda sayılanların) dışındakiler size helâl kılındı. [17][68]Çünkü sözkonusu âyette, bu hadiste geçenlerle ilgili bir yasak yoktur Yine Hz. Peygamber'in "Katil mirasçı olamaz" [18][69]hadisi, Kur'ân-ı Kerîm'in "Allah, çocuklarınız (m miras payı) hakkında şöyle davranmanızı istiyor. [19][70]âyetin-dekİ umumu tahsis etmektedir. Zira âyet, katil olup olmadığına bakılmaksızın her çocuğun mirasçı olacağı hükmünü getirmektedir. Sünnet ise bu hükmün kapsamını daraltmakta, sadece katil olmayan çocuk için miras hakkı tanımış olmaktadır.

    c) Kur'ân-ı Kerîm'in "mutlak"im "takyîd" eden Sünnet. Meselâ "Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin [20][71]mealindeki âyette sağ mı yoksa sol elin mi kesileceği, yine elin nereden kesileceği belirtilmemiştir. İşte Sünnet mutlak tarzda yer alan bu hükmü, sağ elin kesilmesi ve bilekten kesme şeklinde kayıtlamıştır.

    Üçüncü şekil: Sünnet, Kur'ân'da yer alan bazı hükümleri nesheder (yürürlükten kaldırır). Meselâ, Kur'ân'ın "Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır (mal) bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara münasip şekilde vasiyette bulunmak Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur [21][72]mealindeki âyetinin hükmü. "Vârise vasiyet yoktur" [22][73]hadisi ile neshedilmiştir. Fakat bu, Kur'ân'ın Sünnet ile neshini kabul eden bir kısım bilginlere göredir. Konu ile ilgili özel açıklama "Nesih" başlığında gelecektir.

    Dördüncü şekil: Sünnet, Kur'ân'da hükmü bulunmayan meseleler hakkında hükümler getirir. Bu durum için pek çok Örnek zikredilebilir. Bu nevi hükümlerden birkaç tanesini şöyle sayabiliriz: Seferi halde değilken de rehin sözleşmesinin yapılabileceği, bir tek şahit ile birlikte davacının yeminine dayanılarak hüküm verilebileceği, ninenin miras hakkına sahip olduğu, fıtır sadakasının ve vitir namazının vacip oluşu, "muhsan"[23][74] zâninin recm edileceği, "âkile"nin [24][75]diyete katılmakla mükellef olduğu, evlenme akdinde şahitlerin gerekliliği, şuf a hakkının meşru bir hak olduğu, deniz hayvanlarının ölüsünün yenebileceği.Şayet "Sünnete ait bu özellik, daha önce geçen "Allah'ın, Kur'ân'ı herşey için bir açıklama kıldığı" ifadesi ile nasıl bağdaşır?" denecek olursa, cevap şudur:Kur'ân'ın herşeyi açıklayıcı bir kaynak olma niteliği ile, bazı hükümlerin Sünnette yer alıp Kur'ân'da yer almaması durumu, arasında çelişki yoktur. Çünkü -daha önce belirttiğimiz gibi- Kur'ân'ın hükümleri açıklaması, hep "tafsil" (detayları ile düzenleme) şeklinde olmamıştır. Bu açıklama kâh "tafsil" şeklinde kâh "icmal" (toplu tarzda) veya genel kural koyma şeklinde olmuştur. Kur'ân'ın koyduğu temel kurallardan biri de Sünnet'e uyma ve onun gerektirdiği şekilde amel etme mecburiyetidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm 'de ' 'Peygamber sîze ne vermişse onu alın, size neyi yasaklamışsa ondan sakının'' buyurulmuştur. Hz. Peygamber'e itaatin gerekliliğini ve ona itaatin Allah'a itaat sayılacağını ifade eden daha pek çok âyet vardır.Şu halde Allah Rasûlünun Sünnetinde yer alan her hüküm, Kur'ân-ı Kerîm'de detayı ile bulunmasa bile, yine Kur'ân nassları içinde yer almış ve Kitab, hükmünü bu yolla açıklamış kabul edilir.Abdullah b. Mes'ud ile bir kadın arasında geçen şu konuşma bu hususu desteklemektedir. Bir kadın Abdullah b. Mes'ud'a gelmiş ve şöyle demiştir: "Duydum ki, sen şöyle şöyle yapanları lanetiiyörmüşsün ve 'Allah, güzellik için Allah'ın yarattığını değiştirip vücudunda dövme yapan ve yaptıran, kaş alan ve aldıran, dişlerin arasını törpüleyen kadınları lânetlemişîir'[25][76] diyormuşsun. Oysa ben mushafın iki kapağı arasındakileri (yanptamammı) okudum, böyle bir şey göremedim". Abdullah b. Mes'ud ona "Şayet okuşa'ydm bunu bilirdin" demiş, kadın "Bunu nerede bulabilirim?" deyince şu cevabı vermiştir: "Allah Teâlâ'nm 'Peygamber size ne vermişse onu alın, size neyi yasaklamışsa (fndan sakının' âyetinde". Bu da açıkça göstermektedir ki, Hz. Peygamber'in sünnetinde bulunan bütün hükümler, bu ve benzeri âyetler meselâ "O, (şahsi) heves ve arzuya göre konuşmaz. O (Peygamber'in tebliğettikleri) kendisine bildirilen vahiyden başka birşey değildir"'[26][77] mealindeki âyet uyarınca, Allah'ın Kitab'ında yer almış gibi kabul edilecektir.

    (HAFTAYA Hz. PEYGAMBER (S.A.V)'İN FİİLLERİ

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    15/8/2007 - İSLAM HUKUK İLMİNİN ESASLARI (USULÜ’L-FIKH) -15-

    Kategori: Fikkih-Usulu

    §: 53- Mâlikîlerin Metodu:

     

    İmam Mâlik,senedi sahih olan [1][43]haber-i vâhidle amel etme konusunda sadece bir şeyi şart koşuyordu: Hadisin Medine ahalisinin tatbikatına (amel'ü ehii'l-Medîne) aykırı olmaması. Şayet hadis Medine'deki tatbikata aykırı ise, onunla amel etmiyordu. Meselâ İmam Mâlik, "Alıcı ve satıcıdan herbiri, ayrılmadıkları sürece (sözleşmeden vazgeçip geçmeme hususunda) diğerine karşı muhayyerdir." [2][44]anlamındaki hadisle amel etmemiş ve bu yüzden "meclis muhayyerliği"[3][45]'hükmünü benimsememiştir. İmam Mâlik -bu hadisi rivayet ettikten sonra- şöyle demiştir: Bunun (muhayyerlik hakkının) ne örten bilinen bir sınırı (belirli süresi) vardır^ne de tatbikatta görülen bir durumdur. Bu sözüyle, İmam Mâlik, bu hükmün kendi zamanında Medine'de mevcut tatbikat ile bağdaşmadığını ve bu yüzden onunla amel etmediğini belirtmiş olmaktadır.İmam Mâlik'in bu metodu uyguladığı durumlara bir başka örnek verelim: Rivayete göre Hz. Peygamber ' 'Namazdan çıkmak istediğinde biri sağ tarafa diğeri sol tarafa olmak üzere "es-selâmü aİeyküm ve rahmetullah" diyerek iki selâm verirdi [4][46]Fakat İmam Mâlik Medine tatbikatına dayanarak bir selâmla yetinmiş ve bu hadisle amel etmemiştir. Zira Medineliler sadece bir selâm veriyorlardı.imam Mâlik'in, Medine ahalisinin tatbikatını haber-i vâhidden daha üstün tutmasınınHadisin "sened"inden maksat, hadisi sonraki nesillere ulaştıran râviler zinciridir. Bu senedin "Sahih «İması"ndan maksat ise, ravilerden birinde '"adalet" veya "zabt" (duyduğunu doğru bir şekilde rivayet edebilme vasfı) bakımından bir kusur bulunmamasıdır.İslâm hukuk ilmînîn esasları gerekçesi şudur: Medinelilierin bu tatbikatı Hz. Peygamber'den rivayet sayılır. Topluluğun topluluktan yaptığı rivayet ise, tek kişinin tek kişiden yaptığı rivayetten üstündür. Fakihlerin çoğunluğu bu konuda İmam Mâlike muhalefet etmiş ve Medine ahalisinin tatbikatını bir delil olarak görmemiştir. Zira, diğer İslâm beldelerinde oturanların hataya düşmeleri muhtemei olduğu gibi, Medinelilerin de hata yapması mümkündür. O halde, onların tatbikatı ile diğerlerininki arasında fark gözetilmemesi gerekir. Nitekim Leys b. Sa'd İmam MâÜk'e bu hususta uzun bir mektup yazmış, mektubunda konuyu İmam Mâlik'le tartışmıştır. Leys bu mektubunda çok değerli ve faydalı bir tartışma Örneği ortaya koymuştur. [5][47]Aynı konuda benzer bir tartışmaya İmam Şafii el-Ümm isimli eserinde yer vermiştir.

     

    §: 54- Şâfiüerin Metodu:

     

    İmam Şafiî haber-i vâhid ile ame! konusunda, ne Hanefî bilginlerin ileri sürdüğü şartlan, yani: a) Çok vuku bulunan durumlarla İlgili ise "meşhur" hadis seviyesine yükselmesini, b) Genel kurallara uygun olmasını, c) Bizzat hadisi rivayet eden ravînin uygulamasına ters düşmemesi), ne de İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medine ahalisinin tatbikatına aykırı olmaması şartını İleri sürmüştür. O bu konuda sadece senedin sahih ve "muttasıl" (kesintisiz) olmasını şart koşar. Bu sebeple o, "mürsel" [6][48]hadisle amel etmez. Şu kadar var ki Said b. el-Müseyyeb*in mürsellerini kabul eder. Çünkü onun mürsellerini incelemiş ve başka yollardan muttasıl olarak rivayet edildiğini görmüştür. Ya da onun güvenilir oimayan kişilerden hadis rivayet etmediği kanaatini taşıdığı için onun mürselîerini kabul etmiştir.Mürsel hadis konusundaki bu tutumu sebebiyle İmam Şâfıî, meselâ Hz. Ayşe'den rivayet edilen şu anlamdaki hadisle amel etmemiştir: Hafsa 'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Orucumuzu (bu yiyecekle) bozduk. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v) yanımıza girdi. Yâ RasûlaUabl Bize bir (yiyecek) hediye edildi, canımız çekti ve orucumuzu bozduk, dedik. Bunun üzerine Allah 'm Rasûlü buyurdu ki: Zararı yok; onun yerine başka bir gün oruç tutun. [7][49]Bu hadis mürseldir, zira ez-Zührî bunu Hz. Ayşe'den rivayet etmiştir, halbuki onu Hz. Ayşe'den duymamıştır, Urve b. Zübeyr'den , duymuştur.[8][50]Mürsel olan bu hadisle amel etmediğinden, İmam Şafiî'ye göre, nafile oruca başlayan kimse bunu tamamlamazsa, başka bir gün kaza etmesi gerekmez.Buna karşılık İmam Şafiî, Zührî'nin Saîd b. Müseyyeb'den rivayet ettiği hadisi kabul etmiştir, buna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "(Rehin bırakan kişi borcunu ödeyemeyince) rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin erek menfaat gerek hasan rehnedene aittir [9][51]Bu hadis, rehin bırakan kişinin borcunu ödeyememesi halinde, rehin alanın rehnedilen şeye mâlik olamayacağı hükmünü getirmektedir. Buna göre, rehnedilen şeyin mülkiyeti rehin bırakan üzerine kalmaya devam eder- Rehnedilen şeyde bir artış, bir menfaat meydana gelirse kendisine ait olur; buna mukabil rehnedifen şeyin hasara uğraması sebebiyle borcunda bir eksilme olmaz. İşte bu hadise dayandığından İmam Şafiî'ye göre rehin, rehin alanın nezdinde bir emanet hükmündedir. Onun korunması hususunda kendisinin bir kast veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz.

     

    §: .55- Hanbelîlerin Metodu:++++

     

    İmam Ahmed b. Hanbel'in haber-i vâhid ile amel konusundaki metodu, İmam Şâfiî'-ninki gibidir; şu kadar var ki o, senedde ittisal (kesintisiz olma) şartı aramaz. Bu sebeple, o, mürsel hadislerle amel etmiş ve -Hanefîlerde ve Malikîlerde olduğu gibi- mürsel hadisi kıyasa tercih etmiştir.İslâm hukukçularının haber-i vâhid olarak rivayet edilen Sünnet ile amel konusundaki metodlarına dair verdiğimiz bu özetten, Sünnet ile amel hususunda en geniş çerçeveye Hanbelîlerin sahip olduğu anlaşılmaktadır. Sünnet ile amel çerçevesi, Hanebelîlerde diğerlerinden, Şâfiîlerde ve Malikîlerde ise Hanefîlerden daha geniştir. Bu hususta çerçeveyi en dar tutanlar Hanefîlerdir.Burada dikkat edilmesi gerekli husus şudur ki, sözü edilen müctehidlerin hepsi Sünnetin İslâm hukukunun ikinci temel kaynağı olduğunda asla farklı düşünmemişler, sadece en ihtiyatlı ve Kitab ile Sünnet arasındaki uyumun sağlanmasında en uygun metodun belirlenmesi açısından farklı görüşlere sahip olmuşlardır.Bir kısmı, İslâm hukuk sistemi içinde yürürlüğü olan genel kurallara başvurmanın daha ihtiyatlı olacağını düşünmüş ve bunlara aykırı olan hadisleri reddetmiştir. Bunlar Hanefîlerdir.Diğer bir kısmı ise, asıl ihtiyatlı tutumun, sırf genel kurallara aykırılık düşüncesi ile hadisleri reddetmemek olacağı kanaatine sahip olmuştur. Her bir gurubun gerek Sahabe gerek Tâbiûn arasında aynı düşünceye sahip selefleri mevcuttur.

    Haftaya Sünnetin Kitâb'a Göre Yeri

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    5/8/2007 - İSLAM HUKUK İLMİNİN ESASLARI (USULÜ’L-FIKH) -14-

    Kategori: Fikkih-Usulu

    50- Mezhep İmamlarının Âhâd Haberlerle Ameldeki Met odları:

    Tanınmış fıkıh mezheplerinin imamları âhâd haberlerle amel ve hüküm istinbatı sırasında bunlara dayanma konusunda tek bir görüş üzerinde birleşmemişlerdir. Aksine, bunlardan hangisinin kabul edilip edilmeyeceğine dair herbiri farklı görüş ve metodlara sahip olmuştur. Aşağıda bu noktaya açıklık getirmeye çalışacağız:

     

    51- Hanefîlerin Metodu:

    Usûl kitapları müelliflerinin belirttiğine göre, Hanefî mezhebinin imamları âhâd haberle amel için üç şart ileri sürmüşlerdir:

    1- Râvî, Hz. Peygamber'den rivayet ettiği hadisin aksine davranmış veya bu rivayete aykırı fetva vermiş olmamalıdır. Şayet kendi rivayetine aykırı davranmış veya fetva vermişse, o zaman bu davranışı yahut fetvası dikkate alınır, rivayeti dikkate alınmaz.Onların bu konuda meseleye bakışları şöyledir: Râvi, rivayet ettiği hadisin neshedildiğini gösteren bir delil bilmese Hz. Peygamber'den rivayet ettiği bir hadise aykırı davranmaz; aksi halde bu, onun "adalet" vasfını zedeler. Şu halde, böyle bir durumda sahabtye uymak, onun rivayetine göre değil re'yine göre amel etmek gerekir.işte bu sebeple Hanefîler. Ebû Hüreyre'nin Hz.  Peygamber'den rivayet ettiğiBirinizin kabını köpek yaladığı takdirde onu döksün, sonra biri toprakla olmak üzereyedi defa yıkasın' [1][33]anlamındaki hadisle amel etmemişlerdir. Çünkü -ed-Dârekutnî'ninnvayet ettiği üzere- Ebû Hüreyre, bu hadise aykırı olarak böyle bir durumda üç defa yıkamakla yetiniyor ve bu yönde fetva veriyordu. Hanefî'ler de onun fetvasını, bu hadisin neshedilmiş bulunduğuna delil saymışlar ve bu fetvaya göre amel etmişlerdir. Yani yedi defa yıkamayı gerekli saymaksızin üç defa yıkama ile yetinmişlerdir.Aynı şekilde Haneflier, Hz. Ayşe'den rivayet edilen ve kadının kendi başına evlilik akdi yapamayacağını gösteren "Velisinin izni olmadan evlenen kadının evliliği bâtıldır" [2][34]anlamındaki hadisle ameî etmemişler ve kadının gerek kendisi için gerekse başkasını ternsilen evlilik akdi kurabileceğine hükmetmişlerdir. Zira Hz. Ayşe bu hadise aykırı davranmışttr. Şöyle ki: Hz. Ayşe, kardeşi Abdurrahman Şam'da iken onun kızını eviendirmişti. Abdurrahman döndüğünde bu duruma kızmış ve "Benim gibi birinin kızları hakkında böyle danışılmadan karar verilip işe girişilir miydi!" demişti. Fakat kendi gıyabında veya kendi İzni olmadan yapılmış olmasından ötürü Abdurrahman'in bu akdi İptal yönüne gittiğine dair bir haber nakledilmiş değildir.

    2- Hadis, sık sık tekerrür eden ve her mükellefin hükmünü bilme ihtiyacını hissettiği olaylar hakkında olmamalıdır. Usûl kitaplarında böyle durumlardan "umûmu'1-belevâ" diye sozedilir. Bununla, hemen herkesin karşılaştığı ve hükmünü bilmeye muhtaç bulunduğu olaylar kasdedilmektedir. tşie âhâd haber bu nevi olaylardan biri hakkında olursa. Hanefîler bunu makbul saymazlar ve onunla amel etmezler. Çünkü böyle bir olayın "tevatür" veya "şöhret" yoluyla nakli için gerekli şartlar oluşmuştur. O halde, böyle bir haber âhâd yolla gelmişse, bu onun Hz. Peygamber'e nisbetinin sağlam olmadığını gösterir; şayet sahih olsaydı, şöhret bulur ve âhâd seviyesinde kalmazdı.İşte bu düşünce ile Hanefî mezhebi bilginleri, Abdullah b. Ömer'den rivayet edilen "Hz. Peygamber rükûya giderken ve başını rükûdan kaldırdığında ellerini kaldırırdı" [3][35]anlamındaki hadis ile amel etmemişler ve şöyle demişlerdir: Bu durumlarda ellerin kaldırılması, çok sık vukubulan ve herkesin hükmünü bilmeye muhtaç olduğu bir olaydır. Şayet bu konuda vârİd olan Sünnet sabit olsaydı, bunu çok sayıda râvî rivayet ederdi ve insanlar bunun rivayetine ihtimam gösterirdi.Aynı şekilde Hanefîler, Hz. Peygamber hakkında rivayet edilen "O, namazda Fatiha Sûresini okurken besmeleyi de yüksek sesle okurdu" [4][36]anlamındaki hadise göre amel etmezler. Çünkü namazda ktraât, çok sayıda insanın bilgisi içinde olan bir olaydır. Eğer besmelenin yüksek sesle okunmasına dair Sünnet sabit olsaydı, çok sayıda râvi tarafından meşhur hadis şeklinde rivayet edilirdi. Zira olayın herkesçe bilinir oluşu bunun hükmünü belirten hadîsin de meşhur hadis şeklinde rivayetini gerektirir. Bu şekilde rivayet edilmemiş ise, bu, onun sahih olmadığını gösterir.Bundan dolayıdır ki, Hanefî mezhebinde, gerek rükûya giderken gerekse başı rükûdan kaldırırken ellerin kaldırılmaması ve namazda besmelenin gizli okunması hükmü benimsenmiştir.

    3- Hadisi rivayet eden râvi, fıkıh bilgisi ve ictihad ehliyeti ile tanınmış bir kimse deeUse, hadis, kıyasa ve şer'î esaslara aykırı olmamalıdır.Diyelim ki bir sahabi hadis rivayet etmiştir ve bu hadiste yer alan hüküm kıyasa ve er'î esaslara aykırı düşmektedir. Şayet bu hadisi^ rivayet eden râvî; dört halife gibi, Abdullah b. Abbas veya Abdullah b. Mes'ud gibi hem hadis rivayeti ile hem defıkıhta ve ictihaddaki ehliyeti ile tanınmış biri ise hadis makbul sayılır ve onunla amei edilir. Fakat Enes b. Mâlik veya Bilâl gibi sadece hadis rivayeti ile tanınan, fıkıha vukufu ve ctihada ehliyeti ile tanınmayan birisi ise, bu hadis kabul edilmez ve onunla amel olunmaz.Bu şartı birçok usûl bilgini zikretmiştir. Onlar bu şartın koşulmasına gerekçe olarak, râvîler arasında "mana ile rivayet" usulünün çok yaygın bulunduğu vakıasını göstermişlerdir. Bu düşünceye göre, mana ile rivayet ortamında, eğer râvi fıkha vukufu ve içtihada ehliyeti ile bilinen bir kişi ise, Hz. Peygamberin söylediği kelimenin yerine başka bir kelime kullansa bile, bunun Hz. Peygamber'in kullandığı keîime ile aynı manayı taşıyacağını gönül huzuru ile kabullenmek mümkündür; ama râvi Öyİe değilse bu mümkün değildir. Bundan ötürü, belirtilen nitelikte olmayan râvinin rivayet ettiği kıyasa ve şer'î esaslara aykırı hydis.ile amel edilmez, o konuda kıyasa veya İslâm hukukunun genel prensiplerine göre hüküm verilir. Sözkonusu usulcüler, fıkha vukufu ve içtihada ehliyeti ile tanınmayan râviler arasında Ebu Hüreyre'yi, Enes b. Mâlik'i, Selman-ı Fârisi'yi ve Bilâl-i Habeşi'yi de (r.a) zikretmişlerdir.Bu şartı koştuklarından, Hanefîler, "musarrâh" [5][37]hadisi ile amel etme­mişlerdir. Ebû Hüreyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği bu hadisin anlamı şudur: '•Develerin ve koyunların memelerini sun'î olarak şişirmeyin. Birisi bu durumda bir hayvanı satın almışsa ve sütü sağmışsa iki şeyden birini seçmekte serbesttir:

    1- Bu haliyle razı olursa hayvanı kendisinde tutar (sözleşme olduğu şekilde kalır), 2- Razı olmazsa hayvanı iade eder ve ayrıca bir sâ' hurma verir.[6][38]Bu hadisi kabul etmedikleri için, "tasriye"yi yani hayvanı sunî olarak sütlü göstermeyi, ayıplı malın satıcıya iadesi muhayyerliği kapsamına almamışlardır. Onlara göre "tasriye" malın iadesine imkân veren bir ayıp sayılamaz; sadece gabin [7][39]varsa alıcının satım bedelinde gabin miktarı ne ise o miktar için satıcıya rücu hakkı vardır. Hadisi kabul etmemelerinin gerekçesini ise şöyle belirtmişlerdir: Hadis Ebû Hüreyre tarafından rivayet edilmiştir. Ebû Hüreyre fıkha vukufu ve içtihada ehliyeti ile tanınmış bir sahabi değildir. Hadisin ihtiva ettiği hüküm ise İslâm hukukunun genel kurallarına aykırıdır. Şöyle ki: Önce buhüküm, "tazmin mislî mallarda misliyle, kıyemî mallarda kıymetiyle olur" kuralına ters düşmektedir. Zira hadis, müşterinin, satınaldığı hayvanı kendi elinin altında bulunduğu süre içinde sağıp sütünü alması karşılığında bir sa1 hurma vermesini Öngörmektedir. Oysa hurma, sütün ne misli ne kıymetidir. Şu haide müşterinin bu süt karşılığında bir sa' hurma ödeme borcu altına sokulması belirtilen kurala aykırıdır. Diğer yönden hadis, "el-Harâcu bİ'd-damân" [8][40]|diye ifade edilmiş olan "nefi (yarar) ve hasarın dengelenmesi" ilkesi ile de bağdaşmamaktadır. Bu ilkeye göre bir şeyin tazmin sorumluluğu kime aitse o şeyin semereleri de ona ait olur. Şu halde sağdığı süt, karşılık Ödemesine gerek olmaksızın alıcıya aittir. Zira hayvanı teslim aldıktan sonra ona gelecek zarar kendi sorumluluğu altında bulunmaktadır. Hal böyle iken müşterinin bir sa' hurma vermekle yükümlü tutulması genel kurala aykırıdır.

     

    52- Hanefî Usûlcülerin Metodu Hakkındaki Görüşümüz:

    Hanefî usulücülerin çoğunluğunun benimsediği ve usûl eserlerinde yer verdikleri bu metod, kanaatimizce iki bakımdan isabetli görünmemektedir:

    1-  Ebıı Hanîfe ve arkadaşları, bu usûlcülerin söylediğinin aksi yönünde uygulama yapmışlardır. Nitekim, bu imamlar, usulcülerce fakih kabul edilmeyen Ebû Hüreyre tarafından rivayet edilmiş olan ve genel kural ile bağdaşmayan şu hadisle amel etmişlerdir: "Unutarak yiyen veya içen kimse orucunu tamamlasın. Zira onu Allah yedirmiş ve içirmiştir.''  [9][41]Esasen  bu  hadisin  hükmü  oruç  konusundaki  yerleşik  kural  ile bağdaşmaz. Kural şudur: İmsak (orucu bozan şeylerden el çekmek) orucun rüknüdür. Şu halde bu kurala göre. ister bilerek İster unutarak olsun, orucu bozan şeylerden el çekme vakıasının ihlâli ile oruç da rüknünü kaybetmiş olur ve dolayısıyla oruç bozulmuş sayılır. İmam Ebû Hanife bizzat bu hadisi rivayet etmiş ve demiştir ki: "Şayet bu konuda nakil olmasaydı, kıyasa göre hükmederdim". Bunun anlamı şudur: Şayet Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği ve unutarak yiyip-içmenin orucu bozmayacağını gösteren bu hadis olmasaydı, genel kurala göre hükmederdim. Bir başka deyişle, rükün ihlale uğradığından unutarak da olsa yeme ve içmenin orucu bozacağını söylerdim. Bu bize açıkça göstermektedir ki, hadisin kabulü hakkında sözünü etmekte olduğumuz bu şart, mezhep imamları tarafından ileri sürülmüş bir şart değildir.

    2- "Musarrâh" hadisini Buharî, Abdullah b. Mes'ud'dan rivâyef etmiştir. Abdullah b. Mes'ud'un fakih olduğunu ise hiç kimse inkâr edemez. Şu halde -bir an için Hanefi mezhebi imamlarmca ileri sürüldüğünü kabul etsek bile- bu şart gerçekleştiğine göre Hanefîlerin bu hadis ile amel etmeleri gerekirdi; halbuki onunla amel etmemişlerdir.

    Binaenaleyh bu konuda şöyle denmesi daha doğru olur: Hanefî mezhebi imamlarının"musarrâh" hadisi ile âmel etmemiş olmalarının sebebi, bu hadisin onlara ulaşmamış olması veya güvenmedikleri bir yoldan ulaşmış olmasıdır.Geriye bir noktanın belirlenmesi kalıyor: Haber-i vahidin kabulü ile ilgili bu şart Hanefi mezhebi imamlarınca ileri sürüimediyse, bu şartı ileri süren kimdir?Cevap şudur: Bu şartı Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî"nin öğrencilerinden ve ilk Hanefi fakihlerindcn İsa b. Ebân ileri sürmüştür. Kadî Ebû Zeyd ed-Debûsî [10][42]bu »örüşü almış ve buradan Hanefi mezhebi imamlarının "musarrâh" hadisini reddettikleri sonucunu çıkarmıştır. Sonraki fakihler de genellikle bu görüşe uymuşlardır.(HAFTAYA MALİKİLERİN METODU)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari