Hafizada-Kalanlar - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    25/12/2007 - ATALAR DİNİ

    Şamanizm başta olmak üzere antik (eski) Avrasya dinlerinin dört temeli vardı: Gök tanrı inancı, şamanlar, atalar ve ölüler…

    “Gök” anlamına da gelen “Tengri” (Tanrı) kelimesinin, bütün bu coğrafyalarda iki bin yıldır hiç değişmeden kullanılıyor olmasından da anlaşılacağı gibi antik Avrasya dinleri, başta İslam olmak üzere yeni ortaya çıkan dinlere rağmen sanıldığının aksine ölmedi, yaşıyor…

    Örneğin, Türklerin, İslam’a girmekle gök tanrı inancını, şaman merkezli din anlayışını, atalar kültünü ve ölülerin diriler üzerinde etkili olduğu inancını tümüyle terk ettiğini söylemek mümkün değildir.

    Dahası İslam Arapları, Farsları ve Türkleri atalar dininden ne derece vazgeçirmiştir acaba?

    Bugün bu ülkelerde gök tanrı inancı başta olmak üzere şamanik görüngüler; şeyhler, imamlar, pirler, seyyitler, dedeler, yeşil sarıklı ulu hocalar, seçilmiş hanedanlar, mübarek soylar…

    Geçmiş büyük zatlar, kutsal atalar…

    Türbeler, yatırlar, kabirler, anıtmezarlar…

    Bütün görkemi ile sürüyor.

    ***

    İyi de, İslam bunlara karşı mı ki?

    Dinin kaynağı ve mutlak doğruluk ölçütü olarak görülüyorlarsa evet, her toplumda görülen olağan sosyolojik gerçekler olarak görülüyorlarsa hayır.

    Sorun ne o zaman?

    Sorun, bugün yaşayanların “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” argümanını mutlak doğruluk ölçütü ve her tür yeni açılıma karşı çıkmanın gerekçesi yapmalarıdır.

    Mutlak doğruluğun ölçütü olarak ataların, ölülerin, mezarların gösterilmesidir.

    Oysa yaşayanların aklını ve vicdanını hiçe sayan bu türden mutlak doğruluk ölçütlerine Kur’an’ın şiddetle itiraz ettiğini görüyoruz.

    Kur’an’da en sert eleştirilerin “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Kasas; 28/36) diyenlere yönelik olduğunu biraz Kur’an okuyan herkes bilir.

    “Ama orada kastedilen müşriklerin ataları, bunun bizimle ne alakası var?” diyorsanız Kur’an’ı hayatın ve çağın dışına yine itiyorsunuz demektir.

    Kur’an “geçmiş atalar” (abâine’l-evvelîn) derken sadece o günkü muhatapların atalarını mı kastediyor? Eğer sadece İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) atalarının kastedildiği sanılıyorsa “Yaşayan Kur’an” diye boşuna çırpınıyoruz demektir.

    Onlar öleli binlerce yıl oldu.

    Ve şu an Kur’an’ı okuyan biziz.

    Şu an “yaşayan muhataplar” biz olduğumuza göre oradaki atalar da artık bizim atalarımız.

    Çünkü atalar kültü yaşıyor ve onları mutlak doğruluk ölçütü olarak kabul edenler hala var.

    Ali Şeriati’nin tabiri ile atalar dini insanın dört zindanından birisi olmaya hala devam ediyor.

    Bugün hala, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in (s.a.v) söylediğinin onda birini söyleyin, yaptığının birazcığını yapmaya kalkın aynı gerekçe ile mahkum edildiğinizi göreceksiniz; “Biz atalarımızdan böyle bir şey görmedik…”

    Ve bunlar kıyamete kadar da bitecek gibi görünmüyor.

    Onlar bitmiyorsa “Ya atalarınız bilmiyorsa” (Maide; 5/104) sorusu da bitmeyecek, kıyamete kadar sorulmaya devam edecek demektir. Çünkü Kur’an’ın soruları indiği yedinci yüzyıl dil, tarih ve coğrafya evrenine gömülüp gitmiş değildir.

    Dikkat edilirse Kur’an bu tür sorularla konudan ziyade konuya itiraz gerekçesini sorguluyor. İstiyor ki “yetişkin insan” kendisi düşünsün, kendi kararını kendisi versin. Kendi ayakları üzerinde dursun, özgür olsun. Kur’an yaşayan ölüler değil; “özgür ve diri muhataplar” görmek istiyor.

    Sanki şöyle demek istiyor: “Kendi aklınızı ve vicdanınızı kullansanıza? ‘Atalarımızdan böyle bir şey duymadık’ ne demek? Ya onlar bilmiyorsa? Ya onlar yanılmışsa? Sizi onlar mı kurtaracak?”

    ***

    Cemaleddin Efgani’nin “Hiçbir peygamber yoktur ki getirdiği din kendisinden sonra ters yüz edilmemiş olsun” sözüne ek olarak “Hiçbir peygamber yoktur ki atalara, törelere ve geleneklere karşı gelmekle suçlanmamış olsun” dersek hiç de yanlış bir şey söylemiş olmayız.

    İlk genellemeyi bizzat tarihî süreçten, ikincisini de bizzat Kur’an’dan çıkarıyoruz.

    Kur’an, “Nuh, Ad, Semud ve onlardan sonrakiler…” diye genelleyerek peygamberlere hep şöyle denerek karşı çıkıldığını haber verir: “Siz de bizim gibi bir beşersiniz. Atalarımıza taptığımızdan bizi uzaklaştırmak istiyorsunuz. Madem öyle bize güce dayalı apaçık delil (mucize/sultanun mubîn) getirin…” Peygamberler ise bu talebe söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) getirerek cevap verirler. (İbrahim; 10/9-15)

    Getirdiklerinin özü “Allah’a ve ahiret gününe iman”, uyarılarının (inzar) özü de ölüm, afet ve kıyameti haber vermekten ibaretti. Yani enfüsteki ve afâktaki ayetleri; olmakta olanı (tarih, hayat, tabiat) işaret eden kelimeleri (vahiy) iletmekten ibaretti.

    İşte buna söze dayalı apaçık deliller (ayâtun beyyinât) demekteydiler.

    İnkarcılar ise bunlara “bir takım büyüleyici sözler” (sihrun mubîn) diye karşı çıkıyorlardı. Bu ithamla, insanları büyülediklerini, akıllarını başlarından aldıklarını; Allah, cennet, köşk, huri vs. diyerek hayalî vaatlerde bulunduklarını, böylece çaresiz ayak takımını cazip vaatlerle cesaretlendirerek isyana teşvik ettiklerini kastediyorlardı.

    “Bu asılsız bir büyülemeden başka bir şey değil; geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Kasas; 28/36) dendiğine göre, burada “duymadık” ( semi’nâ) demekle söylenen sözün büyüleyiciliği kastedilmekteydi. Yani “Bu büyüleyici sözleri/parlak iddiaları daha önce atalarımızdan duymamıştık” demek istemekteydiler.

    “Bunlar eskilerin masalları” (esâtiri’l-evvelîn) derken de kastettikleri kıssalar değil; ölülerin dirilmesi, hesap, cennet, cehennem konularıydı. Bunları hayal ürünü vaatler olarak görüyorlardı. Yani “Ölüler dirilecekmiş… Cennete veya cehenneme gidecekmişiz… Bunlar başka bir şey değil; eskiden beri söylenip duran hayal ürünü masallar…” demek istemekteydiler.

    Yani tartışma, Kur’an’da imanın özü olarak ortaya konan “Allah’a ve ahirete iman” etrafında dönmekteydi. Ki bu konu İslam maneviyatının temeli olup esasında bilgiden ziyade, bilincin ve imanın konusudur. Yani herhangi bir maddi delil ile ispatlanabilecek veya çürütülebilecek bir konu değildir. Kişinin vicdanında/kalbinde/gönlünde uyanan bir duygu, sezgi, güven, itminan ve zihninde oluşan bir bilinç halidir. Bu açıdan bakıldığında İslam, sadece bir vicdan işi değil; vicdan ile başlayan bir iştir. Yani kökünde o iman vardır, o iman temeli üzerinde yükselir…

    ***

    Şu halde peygamberler döneminde “dindeki yeniliklere”, peygamberlerden sonraki dönemlerde de “dinî düşüncedeki yeniliklere” hep aynı gerekçe ileri sürülerek karşı çıkılmaktadır: “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…”

    Bunu sadece Allah’a ve ahiret gününe imanla ilgili ve müşriklere mahsus bir itiraz gerekçesi olarak görebilir miyiz?

    Her kim karşılaştığı bir bilgi veya iddia karşısında “Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey görmedik” diyorsa bilsin ki eski inkarcılarla “aynı mantığı” kullanıyor demektir. Biz burada mantığı sorguluyoruz; inançları değil. Çünkü kendi aklını başkasına kiraya verici ve düşünmeyi başkasına hele de ölülere devredici bu mantık kesinlikle Kur’an’ın tasvip ettiği bir şey değil. Yani inkar edeceksen bari kendi aklınla inkar et; hiç olmazsa bir şey yapmış olursun…

    Öte yandan bu argüman hayli de kullanışlı bir malzeme…

    Akif’in tabiri ile “Böyle gördük dedemizden…”

    “Onca geçmiş büyüklerimiz görememiş de...”

    Peki, bir şeyin doğruluğu veya yanlışlığı “geçmiş büyükler” ile ölçülür mü?

    Geçmiş büyükler doğruluğun veya yanlışlığın ölçüsü olabilir mi?

    Ya İmamı Şafi hata yaptı ise?

    Ya Gazali yanlış düşündü ise?

    Ya Buhari’nin gözünden kaçtı ise?

    Ya Mevlana bilmiyor idiyse?

    Ya Said-i Nursi göremedi ise?

    Ya Mustafa Kemal yanıldı ise?

    Ne oldu? Şaşırdınız mı?

    Bizim geçmiş atalarımız bunlar değil mi?

    Hani Kur’an’ı şimdi iniyor gibi okuyacaktık?

    Okuyoruz işte niye şaşırıyorsunuz?

    Söyler misiniz, Kur’an’ın “Ya atalarınız bilmiyorsa?” (Maide; 5/104) sorusunun muhatabı şu an kim?

    En arka sıra müdavimi haylaz öğrencilerin, öğretmenin “Sen! sen arkadaki söyle bakalım!” deyince, üzerine alınmamak için arkasındaki duvara bakması gibi, Kur’an’ın bu tür soruları karşısında arkamızdaki duvarlara mı bakalım?

    O atalar bizim atalarımız.

    Şu an muhatap da biziz, biz!

    ***

    Onlar sağlam bilginin ışığında yürümüş ve doğru olanı yapmışlarsa tamam, ona sözümüz yok. Bilakis bu durumda bilgilerini esas almakla ve doğrularını sürdürmekle sorumluyuz. Çünkü “bilgiyi” ve “doğruyu” onlardan daha çok severiz. Rehberimiz atalarımız değil; onların da rehberi olan yaşayan değerlerdir; bilgi, doğruluk, dürüstlük, akıl, vicdan, iyilik, fıtrat, adalet, merhamet, söz, vefa…

    Yaşayan değerler bunlar.

    İnsanlık bunlarla ayakta durur. Peygamberler de dahil bütün geçmiş atalar bunlarla test edilir. Hz. Ebubekir’in o ölümsüz çıkışında dediği gibi “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayyu Layemuttur…”

    Yani: Allah ölümsüzdür, “Yaşayan Tanrı” O’dur. O ölmeyeceğine göre değerleri de ölmez. Yaşayan Tanrı’nın (Hayyu Kayyum) yaşayan değerleri (kelimeleri) ise insanlık vicdanını her daim ayakta tutan temel değerlerdir. Muhammed bize bunları getirdi. Bu kelimelerin nasıl hayata geçirileceğini örneklemek için vardı. Şu an bir insan olarak ise öldü ama örnekliği yaşıyor. Örnek almayı bırakıp kendisine tapmayın. Kim ona taparsa bilsin ki artık o yok ve bir daha da olmayacak. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah yaşıyor, kelimeleri yaşıyor ve hep yaşayacak. Yaşayana sarılın ey insanlar! Kim bu kelimelere hayat verirse O’na sarılmış ve kendi hayatında O’nu yaşatmış olur. Yoksa Allah zaten hayyu layemuttur... Bu nedenle sarılmanız gereken “naciz vucutlar” değil; Allah’ın söze ve adalete dayalı bir dünya kurulduğunda ancak tamamlanmış olacak olan yaşayan kelimeleridir. Çünkü “Rabbinin kelimeleri sıdk ve adalet olarak tamama ermiştir.” (En’am; 6/115)…

    ***

    Şu halde, körü körüne ““Geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık…” demekte neyin nesi oluyor?

    Akif’in dediği gibi “Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud” değil miydi?

    Bu konuda Türkiye’de falancılarla filancılar arasında bir fark görüyor musunuz?

    Her ikisi de doğruluğun ölçütü olarak geçmiş atalarını görmüyor mu?

    Onlara toz kondurmuyor, yanılabileceklerini asla düşünemiyor, “hazret, mübarek, ulu” vs. diye anmıyor mu?

    “Atalar kültünün” nasıl da sürdüğünü, antik Avrasya dinlerinin kılıf değiştirerek yeni dinin (İslam) bünyesi içinde nasıl da derinden derine yaşadığını görmüş olmalısınız.

    İnanmıyorsanız evliya türbelerini, yatırları, mezarları gezin…

    Olmadı, çağdaş (!) Türkiye’nin başkentinin göbeğine gidin…

    Keza kurbanın bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü?

    Çünkü kurban antik Avrasya dinlerinin en temel ritüeliydi. Bir kurban ayininde Şaman veya Brahman en az dört saat ayin yaptırırdı. Dinin birinci şartıydı kurban… Yeni dinde ise (İslam) farz bile yapılmadı. Peygamberimiz iki defa kurban kesmişti, o da hacca gidemediği için! İyiden iyiye azaltılarak hac ile sınırlı hala getirilmesine rağmen kurbanın “neden bu kadar yaygınlaştığı” üzerinde düşünün biraz…. Bunun da ele aldığımız konuyla (atalar dini) alakalı olduğunu görürseniz hiç şaşmayın…

    Keza kandil gecelerinin bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir, hiç düşündünüz mü?

    Şeyhlerin, pirlerin, dedelerin, seyyitlerin, medyumların, cinci hocaların, okunmuş ayetlerin, türbelerin, yatırların, mezarların bu kadar revaç bulmasının nedeni nedir, hiç düşündünüz mü?

    Çünkü antik Avrasya dinleri ölmedi, yaşıyor.

    Ciddi bir karşılaştırma yaparsanız apaçık göreceksiniz.

    Bu ülkenin halkını da, devletini de, dindarını da, laikini de diriler değil; ölüler yönetiyor.

    Yaşayan akıl ve vicdan değil; veli, şehy, baba, dede ve ata ruhları yönetiyor.

    Gökte kutuplar, yerde şamanlar, dün evliyalar, bugün atalar…

    Her kim onlara tapıyorsa bilsin ki hepsi geldi geçti ve şu an tamamı mezarlarda… Biz de gelip geçeceğiz ve sonumuz onlarınki gibi mezarlar olacak. Ölümsüz olan yalnızca Yaşayan Tanrı olan Hayyu Kayyum’dur. O’na dayanan yıkılmaz!

    “Ne kör ile gören

    Ne karanlıklar ile aydınlık

    Ne gölge ile sıcaklık

    Ne de ölmüşlerle yaşayanlar bir olmaz...

    Mezarlar duymaz!” (Fatır; 35/19-22).

    İhsan Eliaçık

    http://www.haber10.com/makale/9777/

    1 YorumYorum yaz!Bağlantı

    5/8/2007 - BİR DEV MASALI (TASAVVUR'UN İNŞASI)

    Tasavvurun eylemi nasıl belirlediğini, şu dev masalından daha güzel ne açıklayabilir?

                zamanın birinde, huzur ve sükun adası olan devler ülkesinde, gücünü zorbalığından ve hilesinden alan bir kabadayı dev peyda olmuş. Kustahmı kustah, hilebazmı hilebazmış. Gücünün yettiğini zulmederek, yetmediğini hileyle alt edermiş.

                Cesareti, gücü, adaleti ile şöhret bulmuş olan devler ülkesi reisi, bu küstah devi cezalandıma vaktinin geldiğini düşünerek yola koyulmuş.

                Küstahlık yapan dev, her nekadar dayılansada, büyük deve karşı koyacak ne gücü varmış, ne de cesareti. Olanca küstahlığına rağmen, ölüm telaşına düşmüş ve korkudan titremeye başlamış. büyük deve karşı koyacakı gücünün olmadığını en iyi bilen kendisiymiş. Bir kurtuluş yolu, bir tetbir düşünürken, eşi onu kaçınılmaz sondan kurtaracak bir yolu bulduğunu söylemiş. ecel terleri döken kustah dev, nacar eşinin planına uymuş. Eşi, onu yatağına yatırmış, üsüne bir yorgan örtmüş sadece ayaklarını açıkta bırakmış.

                Bu arada, kendisine serkeşlik yapan haddini bilmemiş yerini öğrenen büyük dev, gökler gibi gürleyerek kabadayının inine girmiş ve "nerede o!" diye haykırmış. Küstah devin eşi, olanca soğukkanlığını takınarak elini dudaklarına götürmüş ve yatağı işaret ederek; "sus!... çocuk uyuyor !" demiş. İşte o anda ve orada o anakadar öz güveni hiçbir kuşkusu olmayan, gücü ve kuvveti, celadet ve haşmeti, ikbal ve izzetiyle herkeste korkuyla karışık saygı hissi uyandıran büyük devin gözleri, yorganının alt ucundan görünen ayaklara takılmış.

                O da nesi!

                Bu ayaklar neredeyse kendisininki kadar büyük ayaklarmış. o anda, zihninden "eğer çocuğu bu kadarsa, kim bilir babası ne kadardır" diye geçirmiş ve ilk defa içine bir ürperti düşmüş. saniyeler içerisinde bu ürperti büyümüş ve tüm benliğini kaplamış. öz güvenini kaybedip, tüm planları suya düşmüş. Vücut kimyası bozulmuş içine duyduğu korku yüzüne yansımış. Cesaretini ve özgüvenini yitirdiği için, ne elini kaldırabilmiş, ne bir adım ata bilmiş.gerisin geri dönüp, adeta kaçarcasına orayı terk etmiş. bu davranışı onu sadece cesaretinden ve onurundan değil, aynı zamanda iktidarıdan ve saygınlığından da etmiş.

                Şimdi masallarımızı tasavvur eylem ilişkisi açısından tahlile tabi tutalım:

                masal kahramanını, azizken zelil eden, güçlüyken güçsüz eden, muktedirken iktidarsız eden, onurluyken onursuz eden, kovalayan iken kaçan kimse haline düşüren, onun eylemi değildir. Aksine her şeyi tersie döndüren yanlış tasavvurdur.tasavvuru yanlış kurunca kafasını doğru kullanması mümkün değildir. Dolayısıyla, doğru yapması da söz konusu olamaz. yani, anlayanın doğru yapması söz edilemez. Büyük devin yanlış tasavvuru yanlış kıyas yapmasına neden olmuştur:

                "Bu ayaklar çocuğa aittir; çocuğu bu kadar büyük olanın babası çok daha büyük olur."

                Görünürde kendi içerisinde tutarlı ve mantıki bir kıyas gibi duruyor. Zaten, sahibini aldatması da bu yüzden. Fakat, "Bu ayaklar çocuğa aittir" öncülünü peşinen doğru kabul edersek bu böyledir. Yok eğer birinci öncülün doğruluğunu sorgulasak, o zaman bu kıyasın baştan sona yanlış olduğu ortaya çıkacaktır.

                Burada tasavvurun sahibine ettiği azizlik nedir?

                "bu ayaklar çocuğa aittir" öncülünü sorgulamamasıdır. İşte o nokta, herşeyin ters döndüğü, bilinçin alabora olduğu noktadır. Büyük devin tasavvuru, küstah devin hilekar eşinin ağzından çıkan sözü peşinen doğru kabul etmiştir. O an, kader anı olmuştur ve her şey altüst olmuştur. Büyük dev, kur'an'ın sık kullanıldığı ifade ile "kendisine zulm etmiştir". Zulm sözcüğünün kök anlamı "bir şeyi yerinden etmek" tir. büyük dev gerçeği yerinden etmiş ve dolayısıyla kendisine en büyük kötülüğü yapmıştır.

                büyük devin tasavvuru, aklına yanlış istikamet açısı vermiş. Akılda tasavvurn kendisine verdiği bu yanlış açıya uygun eylem geliştirmiştir. Orada, tasavvurun vereceği istikamet açısı "doğru" kavramının içini, doğruyu uygun bir biçimde doldurmaktı.. Bu da muhatabının güvenirlik durumuyla birebir ilgiliydi. Eğer tasavvur onun konumunun "doğru" değil "düşman" konumu olduğunu sezebilseydi, sahibine şu emri verdirmesi gerekirdi:

                "Yorganı kaldır!"

                evet, herşey bu noktada gizli yorganı kaldırmak, büyüyü bozacaktı. Eğer tasavvur doğru tanımlasaydı, onun "dost" değil "düşman" olduğunu, düşmanınsa hile yapabileceğini, tuzak kurabileceğini, yalan söyleyebileceğini tasavvur edecekti. Dolayısıyla, büyük devin vücut kimyası bozulmuyacaktı. Bunun sonucunda doğru davranacak ve yorganı kaldırmayı akıl edecekti.Yorganı kaldırsaydı, gerçeği görecek ve doğru olan yapacaktı. Bu sayede sadece onurunu değil, iktidar ve itibarını da kurtarmış olacaktı.

                Yanlış tasavvurun başlattığı sürec, sondan başa doğru şöyle gelişti:

                Yorganı kaldırmadığı için herşeyini kaybetti.

                Yorganın altındakinin çocuk olduğunu  sorgulamadığı için yorganı kaldırmadı.

                Tasavvuru "dost/düşman" ayırımı (hadd) yapmadığı için, muhatabının kimliğini sorgulamadı.  

     

    Mustafa İslamoğlu “Hayatın Yeniden İnşası İçin” sayfa(49/50/51)

    1 YorumYorum yaz!Bağlantı

    29/7/2007 - BERFİN

     

    Berfin....

    Şakaklara doğru masumca dağılmış kaşları, bakışlarında hüzünle öfkenin karıştığı yeşil gözleri, küs dudakları, yalnız duruşu ile bir çocuğu anımsatıyor bu isim bana, bir de yamaçlara birikmiş karları, dağlardaki mor kayalıkları, ıssız mezraları ve ihanete uğramış insanları anımsatıyor.
    Bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
    Horlanan, hırpalanan, bela yıldırımlarıyla vurulan bir ırkın çocuğuyum.
    Kızıldeniz’i yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
    Çaresizim.
    Öfkeliyim.
    Yalnızım.
    Bu ismi duyduğumda ben bir Kürdüm.
    Kardelen çiçeği demek Berfin.
    Ben, bu ismi duyduğumda bir türküyüm, bir ağıtım, dağbaşlarında bir kaval sesiyim.
    Boynubüküğüm biraz.
    Kederliyim.
    Hep ihanete uğradım, hep hain ben oldum.
    Çocuklarımı öldürdüler, bana katil dediler.
    Evi yakılan benim, sürgüne gönderilen benim, oğlunun ölü bedeni akşam vakti bir kağnıyla getirilen benim.
    Ne şarkı söylettiler, ne ağlamama izin verdiler.
    Ben bir Kürdüm ve hep bir Kürtten başka bir şey olmamı istediler.
    Çocuklarıma anamın adını koyamayanım ben.
    Berfin, kardelen çiçeği demek.
    Ve, ben bu ismi duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
    Gene yasaklamışlar Berfin adını.
    Yasalar, hükümet, parlamento, bunlar umurunda bile değil yasakçıların, bir isimden korkup kendi yasalarını çiğniyorlar.
    Berfin dedirtmiyorlar çocuklara.
    Gizli efendiler onlar, yüzlerini saklıyorlar, kimliklerini gizliyorlar, devletin derinlerinde dolaşıp kendi yasalarına ihanet ediyorlar, çocuklardan korkuyorlar, türkülerden, çiçeklerden, renklerden, isimlerden korkuyorlar.
    Benim kanımdan onlar ve beni utandırıyorlar.
    Ben onlardan değilim artık.
    Ben, çocukların ismini yasaklayanlardan değilim.
    Ezenlerden değilim ben.
    Ezilenlere katılıyorum.
    Berfin dendiğinde ben bir Kürt oluyorum.
    Ve, ben isyanı artık Türklerden bekliyorum.
    Kürt çocuklarına Berfin denilmesini yasaklayanlara karşı çıkacak Türklerin sesini duymak için bekliyorum.
    Bir haksızlığa karşı çıkacak benim ırkımdan kimse yok mu?
    Çocuğuna annesinin adını koyamamanın kederini ve öfkesini paylaşacak bir Türk yok mu, yok mu benim kanımdan kimse haksızlığa karşı çıkacak?
    Yok mu bu suskunluktan utanacak, ezenlerin arasında kendi künyesine rastlamaktan rahatsızlık duyacak biri?
    Berfin, kardelen çiçeği demek.
    Çocuklara Berfin adının konmasını gene yasaklamışlar.
    Kaç yıldır korkuyor bu insanlar bir kardelen çiçeğinden.
    Kaç yıldır çocuklardan korkuyorlar.
    Berfin adını duyduğumda ben bir Kürt oluyorum.
    Kızıldeni’zi yaramayan bir Musa, çarmıhından inemeyen bir İsa, hicret edemeyen bir Muhammed’im.
    Ben, dağlarda bir Berfin’im.
    Ve korkuyorum, korkusunu gördükçe korkakların.
    Öfkeliyim.
    Çaresizim.
    Yalnızım.

    NOT:İsmini hatırlamadığımdan yazamadığım için, Yazarından Özür Dilerim. (Ebuzer)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari