Kitabiyat - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    29/7/2007 - ADEMOĞLUNUN İLK MEZHEBİ -CEVDET SAİD-(İslami Mücadelede Şiddet S

    Kategori: Kitabiyat

    Evet böylesi hükümler kaynağını, tarihi hadiseleri çok hassas bir şekilde yorumlayacak bilgiden almalıdır. .Bizi nass’lardan amaçladığı hedefe irşad edecek ve yanlış anlayışımızı tashih edecek bir bilgidir “tarihi bilgi”. Hülasa, nass’ları aktif kılıp harekete geçirecek, onları belli alanlara sınırlayacak; niçin söylendiğini ve hedefini belirleyecek; alemindeki ilahi yasaları” keşfetmeye bağlıdır.

                Doğrusu “Allah Teala’nın yaratma eylemini nasıl başlattığı” konusunda bilgimizi hala çok kısır bir seviyededir. Kültürümüzde  bu konuya dair bir ipucuna rastlayamıyoruz, onun için konu etüd ve araştırmalara muhtaç bir konudur.

                Konu, her varlığın tarihiyle bağlantılı olması sebebiyle, sanki bütün kainatın tarihini içine alacak kadar geçmiş bir çerçeveyi kapsıyor. Kainatın tarihi de,ondaki yaratma eyleminin nasıl başladığını bildiren tarihtir.

                İnsanlar binlerce yıl güneşin yer etrafında döndüğüne inanıyorlardı. Ama afaki alemdeki ilahi yasaların keşfiyle bu inanç tersine çevrildi. Bu örnekten hareketle ifade etmek istediğimiz, mukaddes nassların, karşıt fikirleri çürütmek için nasıl kullanıldığını ortaya koymaktır.

                Şu halde madem insanlar böylesi hatalara düşebiliyor ve ilim sonucunda bu hatalarından kurtulabiliyorlarsa, o zaman biz bu durumu şu benzer konuda düşünebiliriz: Eğer biz astronomide olduğu gibi sosyal hayata, insan davranışlarına ait sırları keşfedersek; bu sahalarda bir inkilap gerçekleştirir, konulara bakış açımız değişir ve içimizde, fikirlerini Allah’a nisbet edip onlar uğrunda kendi canlarını adamaya hazır çok kimselerin tavrını ve meselelere yaklaşımını değiştirebilirdik. İşte o zaman, afaki ve enfüsi yasalar(bizde hakim olan ve nereden gelip bizi etkisi altına aldığını bilemediğimiz  subjektif fikirlerimizi değil) Allah indinden gelen “gerçeği “ tasdik etmiş olacaktır.

    BAŞINIZA GELENLERİ KENDİNİZDEN BİLİN!

                Yer,gök, ay ve güneşe ait bazı ilahi yasaları keşfettiğimiz gibi, insan davranışlarına ait yasaları keşfedersek, işte o zaman nassları farklı bir yön kazanacak ve birçok sıkıntılarla başbaşa kalan toplumlarda,nassların(sıkıntılara davet çıkaran veya onlarla paralel yürüyen yahut bizzat içinde biten dış tezahürlerden çok) dahili/nefsi(psişik) etkenlere daha çok önem verdiğini anlarız. Keza, o zaman düşmanların aleyhimizde kurdukları tuzak ve desiselere karşı uslubumuz farklılaşacak ve bunlara karşı direnme gücünün kendimizde var olduğunun göreceğiz.

                Diğer taraftan toplumsal sorunları ele alırken zulmü irtikab eden zalimlerden çok, zulme sebep olan mazlumlardan ısrarla bahseden ve bu noktaya daha çok önem veren yegane nass Kur’an-ı Kerim’dir. Hz. Peygamberin(sav) şu hadisi bu hususu gayet açık bir şekilde pekiştirmektedir:

                “...Sonuçta kim iyi şeylere nail olursa, bundan dolayı .Allah-u Teala’ya hamdetsin; kim de kötü bir sonuçla karşılaşırsa, bundan dolayı sadece kendi nefsini kınasın,suçu kendinde arasın!”

                Biz, kendi mukaddes kimliğimizi korumak şartıyla bütün zararlarımızı telafi edecek bir yapıya sahibiz.

                Yine biz, afaki ve enfüsi yasalar ışığında, Adem(as)’i yeryüzüne “Halide” olmaya ehil kılan şeyin, onun hata işlediği an: “Rabbim biz kendimize yazık ettik...” deyip imtihanı başarmasıydı. “Rabbim veni yoldan çıkarmana karşılık....yapacağım” deyip, esfel-i safiline uğrayan iblis gibi bir üslup kullanmadığı ve yukarıdaki zor itirafı ve apaçık başarıyı sergilediği içindir ki, Adem(as) meleklerin kendisine secde etmelerine ehil bir varlık olmuştur.

                Ama ne yazık ki, İblis’in üslubu bizi çok kere aldatıyor ve Adem(as)’in tercih ettiği üslubla bize yaklaşanları kınamaya çalışıyoruz. İşte bunun içindir ki, İncil, İsrailoğullarının beyinsiz takımına “kendilerinin İbrahim(as)’in değil, İblis’in oğulları olduğunu”nu ifade eden bir pasaja yer verilmiştir.

    “SENİ MUTLAKA ÖLDÜRECEĞİM”ÜSLUBU

                Yukarıda zikrettiğimiz gibi, afaki ve enfüsi yasalar, nass’ların hedef ve çerçevesinin anlaşılmasında faydalı olurlar...Aynı şekilde bu yasalar, insanı gayesine ulaştıran alternatif vasıtaların görülmesi konusunda faydalı olurlar.

                İnsanın özelliklerinden biri de, özellikle ferdi ve içtimai varlığını sürdüren konularda –daha sağlıklı ve daha mükemmel bir alternatif buluncaya kadar- karşılaştığı problemleri alışageldiği üslupla çözmeye çalışmasıdır.

                Bir uçurum kenarında bir sütuna sarılmış bir insan düşünelim, eğer biz bu insana, sarıldığı sütunun kendisini uçuruma düşmekten kurtaramayacağını söylesek, sütuna olan itimadını azaltamaz ve onu ondan koparamayız. Ama onu o uçurumdan kurtaracak bir alternatif sunar ve onu hizmetine verirsek, o zaman sütuna sarılmaktan kurtarabiliriz.

                Bazen insan “batılın”, “hakk” geldiği zaman ortadan kaybolacağını düşünemediği için, “hakk’ı” tebliğ etmek ve onu hakim kılmak yerine “batılı” şiddet yoluyla ortadan kaldırmayı düşünür ve nefsi ona bu üslubun daha kolay olduğunu telkin eder. Ancak biz Adem(as)’in ilk iki oğlundan biri olan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinden bu yana, insanoğlunun tarih boyu çektiği sıkıntılara geniş bir perspektiften bakamadıkça bu meseleyi açık ve net bir şekilde anlayamayız. Evet Kabil’in olan “seni mutlaka öldüreceğim” şiddet üslubu, gayretleri başarılı ve eylemeleri makbul kılan sebepleri araştırıp sonuca varmaktan çok daha kolay ve ucuz bir eylemdir.

                Bu sebeple alternatifleri düşünmek zorundayız, bunu yapmadan faaliyetlerimizi “ucuz eylem” olmaktan kurtaramayız. Ancak “alternatifleri” düşünmek ve onları görebilmek kolay değildir; “alternatif” –fiilen- mevcut olabilir, ama onu görmemize mani olan “engeller” söz konusu olabilir. Tıpkı ayet-i kerimenin buyurduğu gibi:

                “İnsanların, yanından geçip farkına varamadıkları, gözlerini açıp göremedikleri yerde ve gökte Allah’ın varlığını ispatlayan nice deliller /yasalar var!”

                Aynı şekilde yukarıda anlattığımızı sahabi Lebid(ra) olayında da, Lebid(ra) anlatılan olayın sebebini yanıbaşında yaşayan canlı olguyla irtibatlandıramamış v Hz. Peygamber(sav)’in : “Yazıklar olsun sana Lebid!...” diye başlayan kınamsına sebep olmuştur.

                Bu gerçeklerden hareketle şunu ifade edebiliriz: Japon ve Almanlar en büyük krizden, ancak şiddeti bırakıp kayıtsız-şartsız sorla kabullendikleri barıştan sonra kurtulabildiler. .Sorunların ancak kendisiyle çözülebileceğini düşündüğümüz şiddet üslubunu askeri müdahaleleri bıraktıktan sonra bu ülkeler  çok kısa zamanda kendilerine gelebilmiş ve bütün dünyaya “sorunların üstesinden ilim yoluyla gelinebileceğini” ispat etmişlerdir. Evet bu tarihi gerçek düşünülmeye, etüd edilmeye layık ibretamiz gerçektir. Kulakları olan herkesi işitmeye, gözleri olan herkesi bu gerçeği görmeye davet ediyorum!

                Ancak dünyaya ve kendi tarihimize ait bu tecrübeleri hayatımıza taşıyamıyorsak nasıl ibret alabiliriz ki! Zira dini bize ulaştıran Hz. Resulullah(sav)’a uymak şiddetle vurgulanmasına ve ashabından: “Bu ümmetin ahir mensupların kurtuluşu, ilk mensuplarının salahı ile mümkündür” rivayet edilen hikmet devamlı ağızlarda tekrar edilmesine rağmen, biz hala Hz. Peygamberin(sav) iktidara “şiddet” yoluyla değil, ilahi yasalara teslim olmak ve onları kabullenmekle geldiğini, her nedense kabullenmeye yanaşmıyoruz.

    CİHAD VE İSYAN

                Ardı ardına bitmeyen fitne dalgaları arasında ipin ucunu kaçırdığımız, hassas şartlarını ve kurallarını kaybettiğimiz temel sorunlardan bir de “cihad” sorunudur. Bir diğeri de Hz. Peygamber(sav)’in uyguladığı cihadın Haricilerinkiyle karıştırılmasıdır. Yeri gelmişken burada, insanların gereken şartlara işaret etmek istiyoruz: Şeriat ahkamını uygulayacak ve cihadı tatbik edecek kimsenin, “emaneti” yüklenmeye ehil bir sıfata haiz olması ve ulaştığı seviyeye bu şartları ihlal etmeden gelmiş olması gerekir. Zira size fikren karşı olana direnmeyi kendinize mübah gördüğünüzde ona aynı eylemi yapma hakkını vermiş olursunuz. Hz. Peygamber(sav)’in, işkence altında inleyen ashabını bu zor disiplin kuralına uymaya zorlayan buydu. Zira Hz. Peygamber onlardan hiçbirine, bazı şartlarda mübah sayılan “kendi nefsini savunma” hakkını bile vermemiş ve hiçbir sahabi bu kuralın dışına çıkmamıştır. Evet bütün bunlar Ashab-ı Kiram’ı (ra) emanete ehil kılmak için birer ekzersizden ibaretti; ta ki yeryüzünün hilafetini üstlendiklerinde heva larına mağlup olmasınlar. Kanaatimize göre, ilk İslami toplumun yapılanmasında isyanın ve şiddetin yasaklanması gerçeğinin tek sebebi budur. Onun için mesele sırf Mekke devri, Medine devri veya Raşid halifeler devri, Emevi devri...meselesi değildir. Netice-i kelam, isyan isyanla bastırılmaz. Bir de şunu unutmamamız gerekir ki, isyanı yasaklayan nass’lar cihada teşvik eden hadisler kadardır. Onun için afaki ve enfüsi yasalardır “cihad” ile “isyan” arasındaki karışıklığı/iştikali bertaraf edecek ve çekişmeye götüren iltibası önleyecek olan: “Anlatılanların doğruluğunu bir süre sonra anlayacaksınız”. Bunun dışında bir metod takip edilecek olursa, Kur’an nass’larını ve hadis külliyatında bulunan ve şöyle diyecek kadar meseleyi ileri götüren hadisleri ihmal etmiş oluruz: Ebu zer ile ilgili hadiste şu ifadelere yer veriliyordu:

                “...Ben: Ya Resulallah, ya beni öldürmek üzere evime girilirse, ne yapmamı tavsiye buyurursunuz? Diye sordum. Allah Rasulü(sav): Eğer kılıcın parlaması, sana galebe edip öldüreceğinden korkarsan elbiseni yüzüne at; eğer seni öldürürse, hem senin hem de kendisinin günahını yüklenmiş olur, buyurdu.” (Hadis,kitabın başında zikredilmişti, bakılabilir)

                Diğer taraftan ilk müslüman toplumu yapılanırken takip edilen metodla, “hata” yı “hata” ile ortadan kaldırmaya müsaade edilmediği için, “hata” nın tekrarlanmasının önü kesiliyor. Onun için bu fikirleri hazmedemeyen, onları nazar-ı itibara almayan ve aceleci tavırlarıyla onları görmemezlikten gelenler, hiç ummadıkları sürpriz sonuçlara karşılaşacaklardır...Her derde şifa zannettikleri “iktidar”ın, toplumdaki kötülükleri tam manasıyla yansıtan bir ayna  olduğunu gördükleri an çarpılmışa dönecek ve muhaliflerine karşı kullandıkları üslubun, aynısıyla kendilerine geri tepeceğini göreceklerdir. Aynı şekilde onlar Hz. Ali(ra) kadar adil ve Hz. Osman(ra) kadar merhametli olsalar da, ümmet/toplum içerisinde bu tavırlarını tasvip etmeyenler olacaktır. Beni gaipten haber verme veya kehanette bulunmuyorum, ancak afak ve enfüsteki ilahi yasalar ve bunları işleyişi (sünnetullah) üzerinde azıcık tefekkürü olan herkes, sünnetullahın her zaman aynı sonuçları verdiğini, öncekilerin başına gelenlerin aynısıyla sonrakiler hakkında tecelli ettiğini anlayacaktır. İşte meseleyi bu açıdan bakan kimse, fitnelerin yağmur gibi ineceğini tahmin etmekte zorlanmayacaktır. Buna kesinlikle inanıyoruz ki, biz afaki ve enfüsi yasaları çok cılız bir zaviyeden bakıyoruz. Yine şundan tamamen eminiz ki, bu ilahi yasalardan nasibini biraz daha fazla alan herkes, kendi toplumunun gidişatıyla ilgili sorunların sebeplerini daha yakından görecek ve dolayısıyla daha sağlıklı çözümler geliştirecektir. Ve o zaman belki toplum, biz zamanlar insan sağlığını tehdit eden vebadan kurtulma çaresini geliştirebildiği gibi fertlerini, birbiriyle didişmeye ve mücadeleye iten etkenlerden kurtulmayı başarabilecektir...”Başarmak isteyenler bu hedefi yakalamak için gayret göstersin.”

    ŞİDDET: ASRIN HASTALIĞI

                Şiddet hastalığı sadece gençlere bulaşmış bir hastalık değildir; gerçi onlar bu konuda daha cesurdurlar ama, hastalık sağcısıyla solcusuyla bütün dünyayı eşit çapta sarıp sarmalamıştır. Hatta ehl-i tasavvufun bize görünmeyen derunlarında da bu hastalıklar mevcuttur.

                Konu, isyan davranışları sahasında geniş çerçeveli bir inkılaba muhtaçtır. Zira biz hala, Adem’in(as) aleyhine şehadette bulunan ve onu, yeryüzünde “fesad” ve “terörle” suçlayan melekleri doğrulayan süreci aşabilmiş değiliz:

                “Melekler: ‘Ey Rabbimiz, yeryüzünde bozguculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz! Rabbin ise: ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.”

                Doğrusu biz, kendisinden kurban ibadeti kabul edilmeyen (ve sorunu “şiddet” üslubuyla çözmeye kalkışan) Adem’in bedbaht oğlunun taşıdığı hastalığın aynısını taşıyoruz: “... Seni mutlaka öldüreceğim.”

                Oysa İsrailoğlulları Hz. Musa(as)’ya:

                Ya Musa, biz hem sen gelmeden önce eza ve cefa çekiyorduk, hem de sen geldikten sonra çekmeye devam ediyoruz” diye hallerini arzedince Musa: “Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helak edip sizi yeryüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar” (A’raf suresi, 129) cevabını verir.

    ASIL SORUN

                Şu halde asıl sorun, yeryüzünde yüce Allah’ın sadık halifesi olmak ve öylece o makamı işgal etmektir. Veya Allah’a isyan edip Firavunlaşma değil, tam tersine sorun, “bundan sonra nasıl çalışacağız” ve elimizde istediğimiz toplumun yapılanmasını sağlayacak malzeme nedir?” sorunudur. Bu bağlamda eğer biz gençlerimize bu mukaddes görevi açık ve net bir şekilde sunabilirsek, enerji ve aktivite gerektiren bu eylemin onlar tarafından daha iyi yerine getirileceğini göreceğiz.

                Son olarak Adem(as)’in: “Rabbim biz kendimize zulmettik; eğer Sen bizi affetmez ve bize acımazsan, kesin hüsrana uğrayanlardan oluruz.” Duasıyla yüce Mevlamıza dua ediyor ve bizi affedip doğru yola iletmesini kendisinden niyaz ediyoruz. Son duamız: Hamd sadece alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    23/7/2007 - ADEMOĞLUNUN İLK MEZHEBİ -CEVDET SAİD-(İslami Mücadelede Şiddet S

    Kategori: Kitabiyat

    FİKİR ÖNDERLERİ

                Artık bugün müslümanların fikir önderleri var; bunlar müslümanların yapması gereken ödev ve sorumlulukları ortaya koymuş ve değişim konusunda “sünnetullah”/ilahi yasalar ile ilgili çok kapalı noktaları aydınlatmışlardır. Ancak bu gelişmeler tüm müslüman topluluklara ulaştırılabilmiş değildir, dolayısıyla bunun yapılması gerekmektedir.

                Eğer ben bugün, müslümanların içinde bulunduğu durumun değerlendiriyor veya tenkide tabi tutabiliyorsam bunu, o fikir önderleri üstadlardan faydalandıklarım sayesinde yapıyorum.

                Müslümanlarca çok tuhaf karşılansa ve bir türlü kabullenilmese de.

    ÖNDERLERİN FİKİRLERİ KARŞISINDA SAĞLIKLI BİR TUTUM SERGİLENMESİ

                Şu hususa dikkat çekmek gerekmektedir. Bizim fikir önderlerine atfedeceğimiz güven, Kur’an metoduna dayalı, yani delili/burhanı eksen olan bir güven olmalıdır. Kur’an’daki ifadesiyele:

                “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin görelim!”

                Evet, delile dayalı olmayan “güven”in hiçbir önemi yok. Zira böylesi bir güven, delilden şahıslara intikal etmek suretiyle gerçek kıymetini kaybeder. Yani, artık şahısların sahip olduğu konum delilin yerini alır ve “güven” gerçek değerini kaybetmiş olur. Neticede insan çok açık meselelerde dahi doğru noktayı anlamaktan aciz hale gelir.

                Şu kadar var ki, bu söylenenler  belki biraz soyut şeylerdir ve böyle bir tutumun değişmesi noktasında çok az bir başarı sağlayabilir, çünkü bu, delile dayalı metoda karşı olan kültürel ortamın değişimini gerektirir.

    “KUVVET” HASTALIĞI VE FİKİR KUVVETİ

                ....19. asırda toplumlar arası ilişkiler “kuvvet”e dayanıyordu ve toplumun gücü fabrika, top-tüfek, donanma sayısı ve altın rezervi ile ölçülüyordu.

                20. asır ise bu fikri daha da ileriye götürmüş ve bu manada aşikar bir gelişme(!) kaydetmiştir.

                Ancak bu gelişmeler, geri kalmış ülkelerin çoğu tarafından farkedilememiştir, çünkü bu ülkelerin içinde bulunduğu geri kalmışlık kompleksi kendilerini bir nevi “kuvvet ölçüsü” olan maddeye karşı sevdalı bir aşığa büründürmüştür.

                Düşünmenin ve fikrin değerini takdir edemiyen müslümanın gücün/kuvvetin önemini takdir etmesi çok zordur. Zira maddi güç de, fikir ve düşüncenin mahsulü olup meseleyi zıt yönlü ele almak –yani fikrin kuvvete bağlı olduğunu düşünmek- herşeyi altüst eder, meseleleri çıkmaza sürükler. Ancak maalesef bu fikir ta ötelerden taraftar bulmuş ve çoklarının ruhlarına işlemiştir. Hicri 232/miladi 854 vefat tarihli Ebu Temmam şöyle diyordu:

                “Kılıç ön plana çıkalı fikir ürünü güzelim şeyler yok oldu gitti.”

                Düşmana nağme yerine kılıç gönderin!

                İşte onun için Malik b. Nebi şöyle diyordu:

                “Geri kalış kompleksimiz, içimize bir “kuvvet/şiddet sevdası” ekti. Oysa bugün atom enerjisine sahip olanlar, kuvvet vasıtasıyla düşüncelerini yaymaktan acizler”

                Şu halde müslüman eğer, silahı ve dolayısıyla maddi gücü olmadığı için davasını tebliğ edemediğini düşünüyorsa, acaba onun bu düşüncesi, yerinde bir düşünce midir?

                Ma yukal ani’-  İslam adlı kitabın sahibi bu konuda şöyle der:

                “...Bugün atom enerjisini ellerinde bulunduranlar, geçmişte kendilerinden çok daha az güce ve imkana sahip olan atalarının sahip olduğu otoriteye malik değillerdir. İlahi bir hikmet olmasaydı, bugün atom enerjisini elinde bulunduran “batı”, geçen iki asırdan çok daha fazla “doğu” ya tahakküm etmesi gerekirdi, kuvvetliler zayıflar üzerinde daha çok otorite sahibi olmalıydı. Bir zamanlar “kuvvetliler”, “zayıfları” insan bile kabul etmezken, silah ve gücün zirvesine ulaşıldığı günümüzde artık kerhen de olsa, insanın değerinin kabullenmek zorunda kalmış ve “insanlığın”, zayıfların da hakkı olduğunu açıkça itiraf etmek zorunda kalmışlardır.”

     

    HATİME

     

    AŞIRILIK VE İLMİN YOKOLUŞU

                “Aşırılık” konusunun tartışılmaya açılması aslında bir merhaledir ve sorunun üstesinden gelinmesi noktasında ümit verici bir gelişmedir.

                Bu ifadelerle iyimser olduğumuzu ortaya koyarken, sorunun aşılması noktasında önümüzdeki engelleri küçümsediğimizi, bilakis, zaman aşımına uğramış ve muğlak bir hal almış “umumi kabullerin” yeniden gözden geçirilip nezdimizde çok kutsal addettiğimiz fikir ve saplantılardan kurtulmamız gerektiğini ifade etmeyi ihmal etmiyoruz.

                Doğrusu böylesi bir konunun ele alınması önce zihinsel tefekkür şeklinde başlar, sonra bu zihinsel tefekkür şahıslardan topluluklara intikal etmeye başlar ve son olarak herkesin önünde tartışılmaya ve tetkike açılır. Tabii aşamalar bunlar iken bazıları acele davranarak, gerginlik yaratacak, problemlerin asgariye ineceği ve toplumun çok sıkıntılardan kurtulacağı yeni bir safhaya intikal ederken çekilen sancıları uzatacak sarsıntılar yaratırlar.

                Sorunu dört dörtlük manada ortaya koyacak kapasiteye sahip olmasak da iyimser düşünüyoruz, çünkü biz, sorunun ne kadar çetrefilli aşamalardan geçtiğini, uğrunda ne sıkıntılara katlanıldığını ve bunların, geleneksel-kültürel çevremize çok tecrübeler kazandırdığını biliyoruz.

                Eğer biz, bu alanda yazan yazar ve mütefekkirlerin ne sıkıntılara katlandıklarını görmezlikten gelir ve onların, sorunu okuyucuların akıl ve duygularına hitap edecek şekilde sunmalarına kadar sarfettikleri mesaiyi anlamazlıktan gelirsek, o zaman anılan merhaleye ulaşmak için insanların zihinsel tefekkür ortamını yaratacak büyük fikri faaliyetlerden mahrum kalırız. Evet bunları anlayamazsak gerçekleştireceğimiz çalışmalar cılız kalır ve çok daha geniş bir çevre olan tarihten yararlanamayız. Kur’an’daki ifadesiyle:

                “...Sizden öncekilerin tabi olduğu yaralar üzerinde düşünün, onlara ait olan malzemeyi değerlendirin...”

                şeklinde varolan ayetlerin sırrını anlayamayız.

                Keza araştırmacının, vardığı sonuçları kendi şahsına ait bir özelliğe veya gayret ve objektifliğine dayandırması da tehlikeli bir şeydir. Zira böyle yapmakla, Kur’an’ın metodu olan ve “afak ve enfüs/objektif ve subjektif” alemdeki ilahi yaraları tefekkür ve ilim yoluyla öğrenmeyi teşvik eden metodun önünü kapamış ve genç nesillerimizi düşünmekten alıkoymuş oluruz. Kur’an’daki ifadesiyel: “...ve yaratma eylemini nasıl başladığını düşünün.”

                Onun için Kur’an’ın bize öğrettiği bu metottan hareketle, birçok geleneksel bakış açımızı ve kendisiyle dünyaya hükmedebileceğimiz kültür mirasımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. İlmi metodlar çerçevesinde “köklü” bir değişime muhtaç olan kültürel atmosferimize bu metodla yaklaşan kimse yoktur ve o kadar kolay bir iş de değildir:

                Bu, bir toplum sahip enfüsi değerleri değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”

                Kur’an-ı Kerim ayetlerinin kadrini yüceltmek ve gelişmeler karşısında onu ezilmekten kurtarmak için kullandığımız “telafi üslubu”ndan vazgeçip afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları keşfedecek kudretleri/ilmi elde etmemiz gerekiyor. Bunları elde etmek de, Kur’ani ifadelerle, “yeryüzünde ibret nazarıyla dolaşmayı”, “tarihi etüd etmeyi” , “öncekilerin akibetinden ders almıyı” ve değişmeyen ve her zaman genel- geçer olan “ilahi yasaları sezmeyi” gerektirir.

                Bu konuda geniş bir tecrübeye ve birikime sahip olmadığımız için ikna edici ve doyurucu misaller veremeyebiliriz. Ancak şunu ifade edebiliriz ki, kim, afak ve enfüs alemindeki ilahi yasalara sarılarak dünya ile müsabakaya girse, “sünnetullah” o kişinin galibiyetini ilan edecek, herkes ona teslim olmak ve boyun eğmek zorunda kalacaktır. Şayet bazı saplantılar sebebiyle birileri başkaldırsa da, daha sonraki nesiller mutlaka onun safında yer alacaklardır:

                Allah:”Ben ve peygamberim her zaman galip geleceğiz, diye vaadte bulundu.”

                “Sizler Kur’an’ın verdiği haberlerin gerçek olduğunu belli bir süreç geçtikten sonra anlayacaksınız!”

                Allah Teala’nın yaratma eylemini nasıl başlattığını bilen kimse “Yüce Allah’ın şiddet metoduna vermediği sonuçları yumuşaklık/rıfk metoduna verdiğini, yumuşaklığın, her eyleme bir üstünlük/ayrıcalık kattığını; onun noksan olduğu her eylemin de kötü bir surete büründüğünü”keşfedecektir. Bu hadis-i şerifin ifade ettiği mana genel prensipler arasında gerçek yerini alabilmesi için afak ve enfüs alemindeki ilahi yasalarla/ilmi sonuçlarla teyid edilmezse tali prensipler arasında değeri kaybolup gidecektir. İşte bu noktada belki, sahip olduğumuz nasslar/vahye dayalı değerler eğer, afaki ve enfüsi yasalarla teyid edilmezse, meseleler karşısında ne kadar cılız kaldığı ortaya çıkacaktır. Bilhassa içinde yaşadığımız şartlarda. Şu halde nass’lar olumlu bir fonksiyon icra etmesi için, mutlaka afaki ve enfüsi yasaların da olumlu bir fonksiyon icra etmesi gerekmektedir. Bu fonksiyon, Hz. Peygamber(sav)’de ilimli desteklenmemiş mücerret nass’lardan hareketle O’nun verdiği hükme karşı çıkan sehabi İbn Lebid arasında cereyan eden ikili muhavarede net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İbn-i Kesir bu ikili muhavereyi zikretmiş ve “Rabbani ve Hahamları onları günah söz söylemekten menetmeleri gerekemez miydi” ayetini tefsir ederken de olayın aktarıldığı rivayetin sahih olduğunu söylemiştir.

                Rivayet şöyle: “Peygamber(sav) bir şey söyledi ve arkasından: Bu, ilim yokolduğu zaman olacak, diye ekledi. Bunu üzerine Ashab-ı kiram: Ey Allah’ın Resulü, ilim nasıl yokolur?! Zira biz Kur’an okuyor ve onu evlatlarımıza okutuyoruz, onlar da kendi evlatlarına okutacaklar! Diye hayretlerini dile getirdiler. Hz. Peygamber(sav) de: Allah seni affetsin Lebid! Ben seni Medineliler arasında en akıllı kimse olarak biliyordum; görmüyor musun Yahudi ve Hıristiyanları! Onlar Tevrat ve İncili okuyor ama hiçbir şey istifade edemiyorlar!(okudukları bir işe yaramıyor)”

                Hadis-i şerifin vermek istediği mesaj; bugün İslam dünyası ile daha başka dünyaların nass’lar karşısında sıkıntısını çektiği sorun için önemli bir hareket noktası kabul edilebilir. Bu, hem nass’ın sübutu/sıhhatini belirlemede –ki buna “rivayet ilmi” diyoruz ki, müslümanlar bu sahaya büyük önem vermişler- hem de nass’ın manaya delaletini belirlemede –ki buna “dirayet ilmi” diyoruz – hareket noktası olabilir.

                Biz ilim’i kaybedeli nass’lardan hareketle derdimize deva bulama hale geldik, kullandığımız üslupla kendimizi şifaya kavuşturmamız  çok zor...

                Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamber(sav) ile sahabi Lebid(ra) arasında bir anlayış farkı görüyoruz: Hz. Peygamber(sav) ilmin yokolması anında zuhur edecek toplumsal bir sorunu açıklamaya çalışırken, sahabi Lebid(ra) “ellerinde nass”ların varlığından ve bunları gelecek nesillere aktaracaklarından bahsediyor ve konuyu başka bir mecraya çekiyor...Ancak Hz. Peygamber(sav) Lebid’in görüşünü, “Kur’an’dan bir nass’la” veya “kendisinin mutlaka vahye dayanarak konuştuğunu” söylemek suretiyle çürütmeye çalışmıyor, tam tersine dikkatini, toplumsal ve tarihi gerçeklerden süzülen bir olguya çekiyor ve onu bu tarihi gerçekten ibret almaya davet ediyor. Evet Lebid’in dikkatini bir geçmişi ve gerçeği olan bir olguya çekiyor. Hz. Peygamber(sav) burada sahabi Lebid’e afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları göstermeye çalışıyor. Bu mesajdan hareketle, gerçeği elde etme konusunda tarihi olgulardan istidlalin ne kadar önemli olduğu sonucuna ulaşmamız gerekiyor. Sonuç olarak hadis-i şerifte zikredilen “ilim” “tarihi bir gerçekle” istibatlandırılarak yorumlanıyor.

                Bazen biz, Kur’an ayetlerinin herşey için yeterli olduğunu ispatlayacak üsluplar geliştiriyor ve bu bağlamda Kur’an ve Sünnet’e sarılmaya teşvik eden ayet ve hadisler okuyoruz. Ancak yukarıdaki hadis-i şerif “Kur’an ve sünnete sarılmama” anlamına gelmiyor; hadisin asıl anlamı, Kitap ve sünnetten beklediğimiz “şifa”nın insanda bulunması gereken bazı şartları ve tarihi gerçeklerden yararlanmaya bağlı olduğudur. Çünkü yalnız başına nass, belirli şartlarda sorunu çözemez, onun için nass’ın hakk olduğunu ispata yardımcı olacak afak ve enfüs ilmine ihtiyaç vardır.

                “...ta ki ehl-i kitap “olanlar iyice inansın, inanların imanı iyice artsın Ehl-i Kitap ve inananlar şüpheye düşmesinler...”

                Evet, afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları anlamaktan aciz kalan zavallılar, ne maddi ne de manevi alanda bir ilerleme kaydedemez ve kitap ve Sünnet’ten yararlanamazlar...Onlar hep şu nakaratı terennüm ederler. Ancak:

                Elimizde kitap ve Sünnet gibi iki nur Rabbim bizi kıyamet karanlıklarından mahfaza buyur.

                Yukarıda Hadis-i şerifte Hz. Peygamber(sav), kendilerinden semavi kitap olan ancak ondan hiçbir şey istifade edemeyen bir topluluğun başından geçen tarihli bir olayı “ilim” için bir örnek olarak veriyor. Aynı şey müslümanların başından da geçebilir. Diğer taraftan Kur’an’ın diğer semavi kitaplardan üstün olması, geçmiş ümmetlere ait tarihi tecribelerden yararlanmaması gerektiği anlamına gelmez. Zira Kur’an bizzat kendisi bunlara yer vermiş ve onlardan ders ve ibret alınması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Çünkü insanlığı ilgilendiren yasalar “sabit”tir; bütün toplumlar için aynıdır. Eğer aynı olmasaydı Yüce Allah onlardan “ibret “ almamızı emretmezdi. İbn-i Teymiyye’nin de ifade ettiği gibi,ilahi yasa/sünnetullah: “Herkes için aynı kanun ve kurallar” demektir.

                Bizden önce büyüklerimiz de “mücerret nass’la teamül”sorununun sıkıntısını çekmişlerdir. Mesela Hz. Ali(ra) İbn-i Abbas’a(ra) bulunduğu tavsiyesinde, Hariciler’e karşı münakaşada Kur’an nass’ını değil pratik/ameli sünneti esas almasını vurguluyordu. Çünkü nass’larda yorum alanı çok geniştir. İşte bu sıkıntıdan dolayıdır ki, İbn-i Teymiyye’yi “meseleleri Kitap ve Sünnet’e dayandırmaya çalışmanın çözüm yolu olmadığını” açık açık ifadeye zorlamıştır. Çünkü her fırka Kitap ve Sünnet’ten kendi görüşüne dayanak olacak nass’lar bulabilir. Herkesin malumudur: Tarihte Kur’an’ı hakem tayin eden Hariciler, karşı taraftan daha nezih ve salih insanlar değillerdi.

                İbn-i Teymiyye şöyle bir kural zikreder: Şeriatte haram olan şey her zaman veya çoğunlukla faydalı olan şeydir. İbn’ul Kayyim el-Ceziyye “İslamu’l –Muvakkkiin” adlı eserinde aynı kuralı zikreder ve şöyle bir misal verir: Yöneticilere/hükkama karşı çıkmak “çoğunlukla zararlı olan” şeylerdendir ve şeriat bu sebeple onlara karşı çıkmayı haram kılmıştır.

                Aynı şekilde İbn-i Haldun krizli anlarda, Kur’an ahkamını hakim kılmaya çalışan kimselerin yöneticilere karşı tavır almalarını onların, devletlerin doğuşunu ve devamını sağlayan “ilahi yasalar” dan gafil oluşlarıyla açıklar.(DEVAMI HAFTAYA)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    16/7/2007 - ADEMOĞLUNUN İLK MEZHEBİ -CEVDET SAİD-(İslami Mücadelede Şiddet S

    Kategori: Kitabiyat

    MÜSLÜMANLARIN SORUNA AÇIK VE NET YAKLAŞAMAMALARININ SEBEBİ

                Nedense müslümanlar bugün bu sorun karşısında açık ve net bir tavır ortaya koyamıyorlar. Zira onlar, İslami toplumun içinde bulunduğu sorunlara çözüm aramada “şiddetin kullanılması gereken bir metod olduğunu” açık bir şekilde ifade etmeyi İslam’a bir ihanet telakki ediyorlar. Hatta daha ileriye gidip bu hususu açıkça ortaya koymaları durumunda İslam’ın izzet ve yüceliğini hiçe sayacaklarını düşünüyorlar. Netice itibariyle onlar, İslam’a gönülden bağlanılması gerektiğini –yani bu konuda takiyyevari bir üslubun takip edilmesini zaruri olduğunu- zira yiğitlik, bahadırlık, izzet vb. meziyetlerin ancak bu yolla sağlanacağına inanmaktadırlar. Doğrusu bu anlayış müslümanı “karşı tarafın kendisini suçlamayacağı” ortamı hazırlamaktan alıkoymaktadır: İşte bu ortamı hazırlayamaması, karşı tarafa, müslüman hakkında dilediği suçlamayı yapıp faaliyetini tesirsiz hale getirme imkanı ve fırsatı vermektedir.

                Evet, İslam bütün şartlarda varlığını sürdürebilecek bir yapıya sahip bir dindir, dolayısıyla eğer İslam bütün şartlarda fiilen varlığını ortaya koyamamışsa, bu İslam’ın kendinden değil, müslümanların o zaman diliminde yaşadığı tarihi gerçeklerden kaynaklanıyor.

    MÜSLÜMAN KENDİNİ ÖZELEŞTİRİYE TABİ TUTMAKTAN YOKSUNDUR

                Müslüman bugün kendini bir özeleştiriye tabi tutup eylemlerini ve tarihini ibret nazarıyla tefekkür etmekten aciz bir durum yaşıyor. O, kendisini geri bırakan etkenlere boyun eğmiş ve bu duruma sağlıklı bir şekilde karşı koyacak gücü kaybetmiş durumdadır. Daha da gerçeği o, tevbenin ifade ettiği manadan yoksun kalmıştır: Yani “kendini özeleştiriye tabi tutup hatasını anlama ve buradan hareketle onu tashih etme gücü” kaybetmiştir.

    ÖZELEŞTİRİNİN “AYIP” VE “KENDİNİ TEŞHİR” ŞEKLİNDE ANLAŞILMASI

                Burada Malik b. Nebi’nin özeleştiri hakkında söylediği bir cümleye yer vermek istiyorum. Üstad şöyle diyor:

                “...Özeleştiri, sıcak ve yalnız bir ortamda samimi dostuna açtığın şeyler değil, tam tersine, herkesin önünde aşikare “hata”nı ilan etmendir.”

                İslam medeniyetinden ve İslami değerlerden uzaklaşan kimselerin en belirgin özelliğidir, özeleştiriye yanaşmamak.

                Evet, İslami değerlerden uzaklaştınız mı, özeleştiriye açık olmanız mümkün değildir ve o zaman hasmınızla ortak biz özelliğe bürünmüş olursunuz.

                Eğer biz, toplumlar ile onların gidişatını tayin eden faktörler arasındaki ilişkini tabiatına ait ilahi metod ve yasaları keşfedebilirsek, bu toplumları nasıl idare edeceğimizi öğrenebiliriz.

                Aynı şekilde eğer biz tabii ve şer’i yolu benimsiyor ve ondan sapmak istemiyorsak, bu ilişkiyi şer’i olmayan bir metod üzerinde kurmak isteyenlerin hepsinin üstesinden geliriz.

                Sonra eğer onlar, kendi benimsedikleri metodun başkaları tarafından benimsenilmesini, gayr-ı şer’i bir hareket tarzı olarak değerlendiriyor ve bu durumu eleştiriyorlarsa, o zaman bulundukları noktaya ulaşmak için kendilerinin başka bir metodu benimsemiş olmaları gerekirdi:

                Şu halde İslami bir toplumun yapılanması hususunda kim bu peygamber metodunu benimserse, meselelere usulünce yaklaşmayan bu metodları eleştiriye tabi tutabilir. Bu onların hakkıdır, meselelere usulünce yaklaşmayanların değil

    TEBLİĞ METODU SIKINTILARDAN KAÇMAK DEĞİL, TAM TERSİNE SIKINTILARI VERİMLİ KILMAKTIR

                Sonra ben tebliğ metodunu, “din uğrunda başımıza gelecek sıkıntılardan/imtihandan kaçmak, onlardan korunmak” diye ortaya koymuyorum. Keza: “Müslümanlar şiddet yoluna başvurmazlarsa hiçbir sıkıntı ile karşılaşmazlar” da demiyorum. Yüce Allah:

                “İnsanlar: ‘İman ettik’ demek suretiyle imtihana çekilmeyeceklerini/enva-ı çeşit sıkıntılarla başbaşa kalmayacaklarını mı zannediyorlar”

                Böyle buyururken benim böyle bir şey söylemeye hakkım olur mu?!!!

                Ancak ben şunu söyleyebilirim: sıkıntılar her zaman olacak ama, sonuçları farklı olacak. Zira her metodun kendine has bir formülü var; formülün farklılığı oranında sonuçta farklılıklar olacaktır. Onun için ben müslümanları, şiddet formülünden ve bu formülün ihtiva ettiği unsurlardan uzak tutmak istiyor ve onları “şiddet taraftarı/terörist” gibi bir ithamla karşı karşıya kalmalarını önlemeye çalışıyorum. Eğer mutlaka mücadeleye gireceksek, mücadelemizi şu düzeyde yapalım.

                “...Sadece Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için onlara işkence ettiler....”

                “...Sırf: “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından sürüldüler.....”

                “...Sadece: “Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürmek istiyorsunuz?’’”

                Evet ben, hem kendim hem de müslümanlar için bunu istiyorum; müslümanlar bu metod üzerinde düşünsünler istiyorum. İnşaallah bu konuda müslümanın bir özeleştiride bulunmasına bir katkım olmuştur

                Sonuç olarak biz şiddet eylemlerine ve bizim şiddetle itham edilmemize vesile olacak atmosfere taraftar olmadığımızı ifade etmek istiyoruz. İslami toplum bütün müesseseleriyle yapılanıncaya kadar bizim için en karlı metod tebliğ metodudur.

    ŞİDDET EYLEMLERİNE TARAFTAR OLMAMAK MÜSLÜMANLARA TARAFTAR OLMAMAK ANLAMINA GELMEZ

                Diğer taraftan biz eğer, herhangi bir eylem veya tutumu tasvip etmiyorsak, bunun manası, eylemi gerçekleştiren müslümanı, şahsı ve kimliği itibarıyla tasvip etmiyoruz demek değildir.

                Sahih-i Buhari’de şöyle bir rivayete yer verilir:

                “Hz.peygamber(sav) kendilerine İslam’a davet etmek üzere Halid b. Velid’i(ra) Beni Cuzeyme oğullarına gönderir. Halid onları davet eder. Ancak onlar bir türlü: Müslüman olduk, demez. Bunun yerine: Dinimizi değiştirdik, dinimizi değiştirdik, derler. Durum Hz. Peygamber’e(sav) intikal eder, Resulullah(sav) iki elini kaldırır ve şöyle dua eder: “Allahım! Halid’in yaptığını tasvip etmiyorum, eyleminden sana sığınıyorum.”

                Hadis-i Şerifte açıkça farkedileceği üzere Hz. Peygamber(sav) Halid b. Velid(ra) ‘in şahsını ve kimliğini değil, eylemini tasvip etmemiştir.

    TECRÜBELERDEN YARARLANMAK

                Birileri dava uğrunda sıkıntılara katlansa, onun bu sıkıntıları boşa gitmez,tam tersine bunlar bize tecrübe olur, bize yol gösterirler. Rotamızı tayin ederken sahip olduğumuz bilgileri, bu tecrübeler ışığı altında kullanırsak, bunun manası, “artık o kimselere gereken değeri vermiyoruz” demek değildir. Tam tersine, eğer biz ona değer vermeseydik, takip ettiğimiz metodda tecrübesine yer vermezdik.

    SORGULADIĞIMIZ NOKTA

                Konu hakkında biz en yetkili merci değiliz, ancak sorguladığımız nokta şudur: Böyle önemli bir konunun ve böylesi büyük bir sorunun kapalılığa terkedilmesi ve muallak bırakılması. En azından hem söz ve hem de eylemle, davaya olan sadakati ortaya koyacak görüşün açık ve net bir şekilde fikir önderleri tarafından ilan edilmesi gerekir. Özellikle şiddete diğerlerinden daha fazla meyyal olanve tebliğ metodunun önemini net bir şekilde kavrayamayan gençler için, fikir önderlerinin bu hususu vurgulaması, problemi büyük oranda çözecektir. Merhum üstad Mevdudi değişik vesilelerle bu yolu izlerdi.

                Yeri gelmişken üstad mevdudi’nin Mekke_i Mükerreme’de müslüman davetçilere yaptığı tavsiyeleri anmak istiyorum:

                Sakın ola ki hedeflerinize ulaşmak için gizli cemiyetler kurmayın ve ortamı değiştirmek için şiddet kullanmayın; zira bu da, acelecilikten ve hedefe en kısa yolla varmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.

                İyi bilin ki bu metod, diğer bütün metodların en çok zararlı ve sonuç itibariyle en kötü olanıdır. Yine iyi bilin ki, en sağlıklı inkilap asr-ı saadette gerçekleşmiştir ve gelecekte bu inkılap, tavrı, gün ortasındaki güneşin netliği kadar, net ve aşikar olan aleni cemiyetler/faaliyetler tarafından gerçekleştirilecektir. Onun için siz davanızı aleni bir metotla yaymaya ve en geniş çerçevede insanların akıl ve kalplerini ıslah etmeye çalışın. İnsanları, ahlak ve fazilet silahıyla kendinize çekmeye ve karşılaşacağınız bütün sıkıntı ve zorlukları kahramanlar gibi göğüslemeye bakın. Bu ümmet için köklü, kalıcı ve faydalı bir inkılap gerçekleştirmek istiyorsak, böyle bir metod takip etmemiz gerekiyor. İşte o zaman hiçbir güç karşımıza çıkamayacaktır.

                Ben Hz. Ömer(sav) gibi şöyle diyorum: “Bu ümmetin son nesilleri olan bizleri ıslah edecek metod, ilk nesil olan sahabi neslini ıslah eden metodtur; onlar hangi metodla ıslah edildiyse bizi de ıslah edecek olan odur. Ama acele eder ve şiddete dayalı bir inkılap gerçekleştirme yoluna gider, bir dereceye kadar da başarılı olsanız bile bu eyleminiz kapıdan girip pencereden çıkan rüzgar misali kalıcı olmayacaktır. Dava eri herkese iletmek istediğim nasihatler bunlardan ibarettir...

    KONU ÜZERİNDE BU KADAR ISRARLI OLMAMIN SEBEBİ

                Doğrusu konu üzerinde bu derece ısrarlı olmamın sebebi, müslümanlar adına gidişatın ileride çok daha olumsuz olacağı yönündeki tahminlerimdir. Evet gelecek yıllardaYazar Arap dilinin kendine her ifadesiyle: “gelecek birkaç on yıl....”ifadesini kullanıyor(mütercim) mücadele daha da şiddetlenecek ve müslümanlarn acizlikleri daha da belirgin olacak gibi gözüküyor.

                Onun için Allah erlerinin müslümanlar adına çok uyanık olmaları gerekiyor, zira gelecek günler müslümanlar için daha zor günler olacak. Ancak mücadelede peygamberin izlediği metodu yeniden kendimize düstur edinirsek sonuçlar farklı tecelli edebilir. Onların tek parolası şu idi:

                “Rabbimiz Allahtır”

                “Bize düşen sadece apaçık tebliğdir” (DEVAMI HAFTAYA)

    1 YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari