FİKİR ÖNDERLERİ
Artık bugün müslümanların fikir önderleri var; bunlar müslümanların yapması gereken ödev ve sorumlulukları ortaya koymuş ve değişim konusunda “sünnetullah”/ilahi yasalar ile ilgili çok kapalı noktaları aydınlatmışlardır. Ancak bu gelişmeler tüm müslüman topluluklara ulaştırılabilmiş değildir, dolayısıyla bunun yapılması gerekmektedir.
Eğer ben bugün, müslümanların içinde bulunduğu durumun değerlendiriyor veya tenkide tabi tutabiliyorsam bunu, o fikir önderleri üstadlardan faydalandıklarım sayesinde yapıyorum.
Müslümanlarca çok tuhaf karşılansa ve bir türlü kabullenilmese de.
ÖNDERLERİN FİKİRLERİ KARŞISINDA SAĞLIKLI BİR TUTUM SERGİLENMESİ
Şu hususa dikkat çekmek gerekmektedir. Bizim fikir önderlerine atfedeceğimiz güven, Kur’an metoduna dayalı, yani delili/burhanı eksen olan bir güven olmalıdır. Kur’an’daki ifadesiyele:
“De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin görelim!”
Evet, delile dayalı olmayan “güven”in hiçbir önemi yok. Zira böylesi bir güven, delilden şahıslara intikal etmek suretiyle gerçek kıymetini kaybeder. Yani, artık şahısların sahip olduğu konum delilin yerini alır ve “güven” gerçek değerini kaybetmiş olur. Neticede insan çok açık meselelerde dahi doğru noktayı anlamaktan aciz hale gelir.
Şu kadar var ki, bu söylenenler belki biraz soyut şeylerdir ve böyle bir tutumun değişmesi noktasında çok az bir başarı sağlayabilir, çünkü bu, delile dayalı metoda karşı olan kültürel ortamın değişimini gerektirir.
“KUVVET” HASTALIĞI VE FİKİR KUVVETİ
....19. asırda toplumlar arası ilişkiler “kuvvet”e dayanıyordu ve toplumun gücü fabrika, top-tüfek, donanma sayısı ve altın rezervi ile ölçülüyordu.
20. asır ise bu fikri daha da ileriye götürmüş ve bu manada aşikar bir gelişme(!) kaydetmiştir.
Ancak bu gelişmeler, geri kalmış ülkelerin çoğu tarafından farkedilememiştir, çünkü bu ülkelerin içinde bulunduğu geri kalmışlık kompleksi kendilerini bir nevi “kuvvet ölçüsü” olan maddeye karşı sevdalı bir aşığa büründürmüştür.
Düşünmenin ve fikrin değerini takdir edemiyen müslümanın gücün/kuvvetin önemini takdir etmesi çok zordur. Zira maddi güç de, fikir ve düşüncenin mahsulü olup meseleyi zıt yönlü ele almak –yani fikrin kuvvete bağlı olduğunu düşünmek- herşeyi altüst eder, meseleleri çıkmaza sürükler. Ancak maalesef bu fikir ta ötelerden taraftar bulmuş ve çoklarının ruhlarına işlemiştir. Hicri 232/miladi 854 vefat tarihli Ebu Temmam şöyle diyordu:
“Kılıç ön plana çıkalı fikir ürünü güzelim şeyler yok oldu gitti.”
Düşmana nağme yerine kılıç gönderin!
İşte onun için Malik b. Nebi şöyle diyordu:
“Geri kalış kompleksimiz, içimize bir “kuvvet/şiddet sevdası” ekti. Oysa bugün atom enerjisine sahip olanlar, kuvvet vasıtasıyla düşüncelerini yaymaktan acizler”
Şu halde müslüman eğer, silahı ve dolayısıyla maddi gücü olmadığı için davasını tebliğ edemediğini düşünüyorsa, acaba onun bu düşüncesi, yerinde bir düşünce midir?
Ma yukal ani’- İslam adlı kitabın sahibi bu konuda şöyle der:
“...Bugün atom enerjisini ellerinde bulunduranlar, geçmişte kendilerinden çok daha az güce ve imkana sahip olan atalarının sahip olduğu otoriteye malik değillerdir. İlahi bir hikmet olmasaydı, bugün atom enerjisini elinde bulunduran “batı”, geçen iki asırdan çok daha fazla “doğu” ya tahakküm etmesi gerekirdi, kuvvetliler zayıflar üzerinde daha çok otorite sahibi olmalıydı. Bir zamanlar “kuvvetliler”, “zayıfları” insan bile kabul etmezken, silah ve gücün zirvesine ulaşıldığı günümüzde artık kerhen de olsa, insanın değerinin kabullenmek zorunda kalmış ve “insanlığın”, zayıfların da hakkı olduğunu açıkça itiraf etmek zorunda kalmışlardır.”
HATİME
AŞIRILIK VE İLMİN YOKOLUŞU
“Aşırılık” konusunun tartışılmaya açılması aslında bir merhaledir ve sorunun üstesinden gelinmesi noktasında ümit verici bir gelişmedir.
Bu ifadelerle iyimser olduğumuzu ortaya koyarken, sorunun aşılması noktasında önümüzdeki engelleri küçümsediğimizi, bilakis, zaman aşımına uğramış ve muğlak bir hal almış “umumi kabullerin” yeniden gözden geçirilip nezdimizde çok kutsal addettiğimiz fikir ve saplantılardan kurtulmamız gerektiğini ifade etmeyi ihmal etmiyoruz.
Doğrusu böylesi bir konunun ele alınması önce zihinsel tefekkür şeklinde başlar, sonra bu zihinsel tefekkür şahıslardan topluluklara intikal etmeye başlar ve son olarak herkesin önünde tartışılmaya ve tetkike açılır. Tabii aşamalar bunlar iken bazıları acele davranarak, gerginlik yaratacak, problemlerin asgariye ineceği ve toplumun çok sıkıntılardan kurtulacağı yeni bir safhaya intikal ederken çekilen sancıları uzatacak sarsıntılar yaratırlar.
Sorunu dört dörtlük manada ortaya koyacak kapasiteye sahip olmasak da iyimser düşünüyoruz, çünkü biz, sorunun ne kadar çetrefilli aşamalardan geçtiğini, uğrunda ne sıkıntılara katlanıldığını ve bunların, geleneksel-kültürel çevremize çok tecrübeler kazandırdığını biliyoruz.
Eğer biz, bu alanda yazan yazar ve mütefekkirlerin ne sıkıntılara katlandıklarını görmezlikten gelir ve onların, sorunu okuyucuların akıl ve duygularına hitap edecek şekilde sunmalarına kadar sarfettikleri mesaiyi anlamazlıktan gelirsek, o zaman anılan merhaleye ulaşmak için insanların zihinsel tefekkür ortamını yaratacak büyük fikri faaliyetlerden mahrum kalırız. Evet bunları anlayamazsak gerçekleştireceğimiz çalışmalar cılız kalır ve çok daha geniş bir çevre olan tarihten yararlanamayız. Kur’an’daki ifadesiyle:
“...Sizden öncekilerin tabi olduğu yaralar üzerinde düşünün, onlara ait olan malzemeyi değerlendirin...”
şeklinde varolan ayetlerin sırrını anlayamayız.
Keza araştırmacının, vardığı sonuçları kendi şahsına ait bir özelliğe veya gayret ve objektifliğine dayandırması da tehlikeli bir şeydir. Zira böyle yapmakla, Kur’an’ın metodu olan ve “afak ve enfüs/objektif ve subjektif” alemdeki ilahi yaraları tefekkür ve ilim yoluyla öğrenmeyi teşvik eden metodun önünü kapamış ve genç nesillerimizi düşünmekten alıkoymuş oluruz. Kur’an’daki ifadesiyel: “...ve yaratma eylemini nasıl başladığını düşünün.”
Onun için Kur’an’ın bize öğrettiği bu metottan hareketle, birçok geleneksel bakış açımızı ve kendisiyle dünyaya hükmedebileceğimiz kültür mirasımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. İlmi metodlar çerçevesinde “köklü” bir değişime muhtaç olan kültürel atmosferimize bu metodla yaklaşan kimse yoktur ve o kadar kolay bir iş de değildir:
Bu, bir toplum sahip enfüsi değerleri değiştirmedikçe Allah’ın da verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”
Kur’an-ı Kerim ayetlerinin kadrini yüceltmek ve gelişmeler karşısında onu ezilmekten kurtarmak için kullandığımız “telafi üslubu”ndan vazgeçip afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları keşfedecek kudretleri/ilmi elde etmemiz gerekiyor. Bunları elde etmek de, Kur’ani ifadelerle, “yeryüzünde ibret nazarıyla dolaşmayı”, “tarihi etüd etmeyi” , “öncekilerin akibetinden ders almıyı” ve değişmeyen ve her zaman genel- geçer olan “ilahi yasaları sezmeyi” gerektirir.
Bu konuda geniş bir tecrübeye ve birikime sahip olmadığımız için ikna edici ve doyurucu misaller veremeyebiliriz. Ancak şunu ifade edebiliriz ki, kim, afak ve enfüs alemindeki ilahi yasalara sarılarak dünya ile müsabakaya girse, “sünnetullah” o kişinin galibiyetini ilan edecek, herkes ona teslim olmak ve boyun eğmek zorunda kalacaktır. Şayet bazı saplantılar sebebiyle birileri başkaldırsa da, daha sonraki nesiller mutlaka onun safında yer alacaklardır:
Allah:”Ben ve peygamberim her zaman galip geleceğiz, diye vaadte bulundu.”
“Sizler Kur’an’ın verdiği haberlerin gerçek olduğunu belli bir süreç geçtikten sonra anlayacaksınız!”
Allah Teala’nın yaratma eylemini nasıl başlattığını bilen kimse “Yüce Allah’ın şiddet metoduna vermediği sonuçları yumuşaklık/rıfk metoduna verdiğini, yumuşaklığın, her eyleme bir üstünlük/ayrıcalık kattığını; onun noksan olduğu her eylemin de kötü bir surete büründüğünü”keşfedecektir. Bu hadis-i şerifin ifade ettiği mana genel prensipler arasında gerçek yerini alabilmesi için afak ve enfüs alemindeki ilahi yasalarla/ilmi sonuçlarla teyid edilmezse tali prensipler arasında değeri kaybolup gidecektir. İşte bu noktada belki, sahip olduğumuz nasslar/vahye dayalı değerler eğer, afaki ve enfüsi yasalarla teyid edilmezse, meseleler karşısında ne kadar cılız kaldığı ortaya çıkacaktır. Bilhassa içinde yaşadığımız şartlarda. Şu halde nass’lar olumlu bir fonksiyon icra etmesi için, mutlaka afaki ve enfüsi yasaların da olumlu bir fonksiyon icra etmesi gerekmektedir. Bu fonksiyon, Hz. Peygamber(sav)’de ilimli desteklenmemiş mücerret nass’lardan hareketle O’nun verdiği hükme karşı çıkan sehabi İbn Lebid arasında cereyan eden ikili muhavarede net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İbn-i Kesir bu ikili muhavereyi zikretmiş ve “Rabbani ve Hahamları onları günah söz söylemekten menetmeleri gerekemez miydi” ayetini tefsir ederken de olayın aktarıldığı rivayetin sahih olduğunu söylemiştir.
Rivayet şöyle: “Peygamber(sav) bir şey söyledi ve arkasından: Bu, ilim yokolduğu zaman olacak, diye ekledi. Bunu üzerine Ashab-ı kiram: Ey Allah’ın Resulü, ilim nasıl yokolur?! Zira biz Kur’an okuyor ve onu evlatlarımıza okutuyoruz, onlar da kendi evlatlarına okutacaklar! Diye hayretlerini dile getirdiler. Hz. Peygamber(sav) de: Allah seni affetsin Lebid! Ben seni Medineliler arasında en akıllı kimse olarak biliyordum; görmüyor musun Yahudi ve Hıristiyanları! Onlar Tevrat ve İncili okuyor ama hiçbir şey istifade edemiyorlar!(okudukları bir işe yaramıyor)”
Hadis-i şerifin vermek istediği mesaj; bugün İslam dünyası ile daha başka dünyaların nass’lar karşısında sıkıntısını çektiği sorun için önemli bir hareket noktası kabul edilebilir. Bu, hem nass’ın sübutu/sıhhatini belirlemede –ki buna “rivayet ilmi” diyoruz ki, müslümanlar bu sahaya büyük önem vermişler- hem de nass’ın manaya delaletini belirlemede –ki buna “dirayet ilmi” diyoruz – hareket noktası olabilir.
Biz ilim’i kaybedeli nass’lardan hareketle derdimize deva bulama hale geldik, kullandığımız üslupla kendimizi şifaya kavuşturmamız çok zor...
Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamber(sav) ile sahabi Lebid(ra) arasında bir anlayış farkı görüyoruz: Hz. Peygamber(sav) ilmin yokolması anında zuhur edecek toplumsal bir sorunu açıklamaya çalışırken, sahabi Lebid(ra) “ellerinde nass”ların varlığından ve bunları gelecek nesillere aktaracaklarından bahsediyor ve konuyu başka bir mecraya çekiyor...Ancak Hz. Peygamber(sav) Lebid’in görüşünü, “Kur’an’dan bir nass’la” veya “kendisinin mutlaka vahye dayanarak konuştuğunu” söylemek suretiyle çürütmeye çalışmıyor, tam tersine dikkatini, toplumsal ve tarihi gerçeklerden süzülen bir olguya çekiyor ve onu bu tarihi gerçekten ibret almaya davet ediyor. Evet Lebid’in dikkatini bir geçmişi ve gerçeği olan bir olguya çekiyor. Hz. Peygamber(sav) burada sahabi Lebid’e afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları göstermeye çalışıyor. Bu mesajdan hareketle, gerçeği elde etme konusunda tarihi olgulardan istidlalin ne kadar önemli olduğu sonucuna ulaşmamız gerekiyor. Sonuç olarak hadis-i şerifte zikredilen “ilim” “tarihi bir gerçekle” istibatlandırılarak yorumlanıyor.
Bazen biz, Kur’an ayetlerinin herşey için yeterli olduğunu ispatlayacak üsluplar geliştiriyor ve bu bağlamda Kur’an ve Sünnet’e sarılmaya teşvik eden ayet ve hadisler okuyoruz. Ancak yukarıdaki hadis-i şerif “Kur’an ve sünnete sarılmama” anlamına gelmiyor; hadisin asıl anlamı, Kitap ve sünnetten beklediğimiz “şifa”nın insanda bulunması gereken bazı şartları ve tarihi gerçeklerden yararlanmaya bağlı olduğudur. Çünkü yalnız başına nass, belirli şartlarda sorunu çözemez, onun için nass’ın hakk olduğunu ispata yardımcı olacak afak ve enfüs ilmine ihtiyaç vardır.
“...ta ki ehl-i kitap “olanlar iyice inansın, inanların imanı iyice artsın Ehl-i Kitap ve inananlar şüpheye düşmesinler...”
Evet, afak ve enfüs alemindeki ilahi yasaları anlamaktan aciz kalan zavallılar, ne maddi ne de manevi alanda bir ilerleme kaydedemez ve kitap ve Sünnet’ten yararlanamazlar...Onlar hep şu nakaratı terennüm ederler. Ancak:
Elimizde kitap ve Sünnet gibi iki nur Rabbim bizi kıyamet karanlıklarından mahfaza buyur.
Yukarıda Hadis-i şerifte Hz. Peygamber(sav), kendilerinden semavi kitap olan ancak ondan hiçbir şey istifade edemeyen bir topluluğun başından geçen tarihli bir olayı “ilim” için bir örnek olarak veriyor. Aynı şey müslümanların başından da geçebilir. Diğer taraftan Kur’an’ın diğer semavi kitaplardan üstün olması, geçmiş ümmetlere ait tarihi tecribelerden yararlanmaması gerektiği anlamına gelmez. Zira Kur’an bizzat kendisi bunlara yer vermiş ve onlardan ders ve ibret alınması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Çünkü insanlığı ilgilendiren yasalar “sabit”tir; bütün toplumlar için aynıdır. Eğer aynı olmasaydı Yüce Allah onlardan “ibret “ almamızı emretmezdi. İbn-i Teymiyye’nin de ifade ettiği gibi,ilahi yasa/sünnetullah: “Herkes için aynı kanun ve kurallar” demektir.
Bizden önce büyüklerimiz de “mücerret nass’la teamül”sorununun sıkıntısını çekmişlerdir. Mesela Hz. Ali(ra) İbn-i Abbas’a(ra) bulunduğu tavsiyesinde, Hariciler’e karşı münakaşada Kur’an nass’ını değil pratik/ameli sünneti esas almasını vurguluyordu. Çünkü nass’larda yorum alanı çok geniştir. İşte bu sıkıntıdan dolayıdır ki, İbn-i Teymiyye’yi “meseleleri Kitap ve Sünnet’e dayandırmaya çalışmanın çözüm yolu olmadığını” açık açık ifadeye zorlamıştır. Çünkü her fırka Kitap ve Sünnet’ten kendi görüşüne dayanak olacak nass’lar bulabilir. Herkesin malumudur: Tarihte Kur’an’ı hakem tayin eden Hariciler, karşı taraftan daha nezih ve salih insanlar değillerdi.
İbn-i Teymiyye şöyle bir kural zikreder: Şeriatte haram olan şey her zaman veya çoğunlukla faydalı olan şeydir. İbn’ul Kayyim el-Ceziyye “İslamu’l –Muvakkkiin” adlı eserinde aynı kuralı zikreder ve şöyle bir misal verir: Yöneticilere/hükkama karşı çıkmak “çoğunlukla zararlı olan” şeylerdendir ve şeriat bu sebeple onlara karşı çıkmayı haram kılmıştır.
Aynı şekilde İbn-i Haldun krizli anlarda, Kur’an ahkamını hakim kılmaya çalışan kimselerin yöneticilere karşı tavır almalarını onların, devletlerin doğuşunu ve devamını sağlayan “ilahi yasalar” dan gafil oluşlarıyla açıklar.(DEVAMI HAFTAYA) |