Tarih-Siyer - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    16/3/2007 - Unutursak HALEPÇELER Hep Olacak!

    Kategori: Tarih-Siyer

    http://www.haksoz.net/index.php?name=News&file=article&sid=6060

    Bugün (16.03.2007) Halepçe katliamının 19. yılı! Dün Saddam eliyle 10 binden fazla Müslüman Kürdü katleden emperyalistler; bugün kendi elleriyle yüz binlerce Iraklıyı katlediyorlar!

    Emperyalist güçler Saddam rejiminin eliyle 1988’de Halepçe’de Müslüman Kürt halkına karşı kimyasal silah kullandılar.

    Kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı tün insanları ve diğer tüm canlıları zehirli gaza boğan kimyasal silahlar, Batı emperyalizminin Saddam’a, İran İslam Cumhuriyeti’ne saldırmasının bir hediyesiydi. Saddam, arkasında emperyalist güçleri alarak 8 yıl boyunca savaştığı İslam Devrimi’nin yanında saf tutan Güney Kürdistan’daki Müslüman Kürtlerin üzerine, Hiroşima’yı nükleer silahlarla yerle bir eden efendisi ABD gibi gözünü kırpmadan kimyasal silahları salıverdi.

    Irak’ı işgal eden ABD, göstermelik bir mahkemeyle bir zamanlar kullandığı Saddam’ı idam etti. Ancak Halepçe’nin gerçek sorumluları, yani bugün Irak’ı yangın külüne çeviren, işgal ve katliamlarla yağma eden ABD ve müttefikleri bütün bunlardan kendileri sorumlu değilmişçesine işbirlikçi olarak kullandıkları Saddam’ı günah keçisi ilan ettiler. Oysa bilinmelidir ki Halepçe salt anlamıyla Saddam kaynaklı bölgesel bir olay değildir. Halepçe, sömürgeci ve emperyalist politikaların bir parçasıdır. Zencilere ve kızılderililere karşı işlenen toplumsal cinayetlerin Kürt halkı üzerindeki bir uzantısıdır.

    Halepçe katliamı, Rabbimize rağmen ululuk taslayanlara karşı verilen evrensel İslam mücadelesinin hafıza kayıtlarına sicillenmiş bir dava dosyası olarak kalacak ve unutulmayacaktır. Çünkü unutulursa Halepçeler hep olacaktır!

     

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    28/2/2007 - Seyyid Kutub'a Yapılan İftiralar ve Cevapları

    Kategori: Tarih-Siyer

    SEYYİD KUTUBA YAPILAN İFTİRALAR VE CEVAPLARI

         Minnet ve rahmetle andığımız Şehid Seyyid KUTUB’u ve kişiliğini tüm eksikliklerime rağmen elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

         Allah’u Tealanın Kur’ân’ı Kerimde “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin...”diye ölümsüzlükle tanımladığı İslâm Şehidlerinin ümmete bıraktığı miras hiçbir zaman değişmeyecek ilahi bir hakikattir.

         Allah’u Teala insanları düştükleri cahiliye bataklığından kurtarmak için Peygamberler göndermiş, Peygamberlerin mesajları unutuldukça onları yeniden gün yüzüne çıkarıp ihya etmek için alimler gelmişlerdir. İnsanları İslâmiyetin hidayetine iletmeye çalışan müceddit niteliklerine sahip diyebileceğimiz alimlerin varlığına İslâm alemi şahit olmuştur. İşte bu şahsiyetlerden biri de Seyyid KUTUB’tur.

         Biz burada Seyyid’in nerede doğup, nerede yaşadığı ve nerede şehid edildiğini anlatmayacağız. Zira biz şuna inanıyoruz ki bir şahsı tanımak demek, o kişinin nerede doğup nerede yaşayıp ve nerede öldüğünü bilmek değildir. Bir kişiyi tanımak o kişinin fikri yapısını, dünyaya bakış açısını bilmek demektir. Bizde burada Seyyid Kutub’un fikirlerini daha doğrusu ona yapılan iftiralara Seyyidin eserlerinden cevaplar vermeye çalışacağız.

         Evet Seyyid Kutub’a yapılan iftiralara geçmeden Şehidimizin şehadeti nasıl anladığına bakalım. Şehdin kim olduğunu soran birine; “Şehid; Allahın dininin kendi hayatından daha değerli olduğuna şehadet eden kimsedir.”diye cevap verir. Ve üstad bunu hayatıyla tasdik eder. Fakat buna rağmen bazı insafsız, kraldan daha kralcı kimseler bu Mübarek şehide iftira edebiliyorlar. Şimdi onların akla ve mantığa sığmaz, insaf ehlinin kabul edemeyeceği iftiralarına geçiyoruz. Ve Şehidin yazmış olduğu eserlerden bu iftiralara cevaplar vermeye çalışacağız.

     

         İlkönce bu iftiralarda geçen bazı kavramların ne anlama geldiğini müfterinin ifadeleriyle açıklayalım. Zira yapılan iftiraların gerçek mahiyetini iyi kavrayabilmemiz ve iftiraların ne derece alçakça ve sinsice olduğunu öğrenebilmemiz bu kavramların manasına bağlıdır. Evet şimdi müfterinin eserinden okuyalım. Saadeti Ebediye’nin 2/122. Sayfasında “Hiçbir dine inanmadığı halde Müslümanları aldatarak imanlarını yok etmek, İslâmiyeti içerden yıkmak için Müslüman görünüp küfre sebep olan şeyleri isbat etmek için delilleri yanlış tevil edene ZINDIK ve FEN YOBAZI denilir. Bid’at sahiplerine ve mülhitlere ve bunların yolunda olan cahil taklitçilere mezhebsiz denir. Mezhepsiz ve iman hırsızları olan zındıklar dinde REFORMCU olarak ortaya çıkmaktadırlar.

         Bu adam ileride de göreceğimiz gibi birini tekfir ederken direk yapmıyor. Önce onu reformcu ve mezhepsiz diye tanıtıyor. Tabi bu zata göre mezhepsiz ve reformcu olan zındıktır, fen yobazıdır, zındık ise kafirdir, müşriktir. Evet şimdi bu caninin kime zındık, mezhepsiz, mason, reformcu dediğini yine kendi yazdıklarından beraber takip edelim. Bize inanmak istemeyen kardeşlerimiz varsa, veya bu zalimlerin oyunlarına gelmiş kardeşlerimiz varsa, bu iftiracıların bedava olarak dağıttıkları ve 9-10 kitaptan müteşekkil kitap setlerine baka bilirler. Rehber ansiklopedisinin Seyyid Kutub, Mevdudi, hasan el Benna, İbni Teymiyye, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi şahsiyetlerin isim maddelerine bakabilirler. Bu konuda gerçekleri görmek isteyenlere her türlü yardımı yapmaya hazırız. Bu insanların şahsiyetsizliklerini izah edebiliriz.

         Şimdi gelelim Türkiye’deki kraldan daha kralcı, Nasırdan daha nasırcı kesilip Seyyide saldıranların, bu yaptıklarını meşru kılmak için ileri sürdükleri iftiralara; evet iftiralara geçmeden şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Laik siyasal otorite tarafından dayatılmasına rağmen müvahhid alimler aleyhindeki düşünceler ve değerlendirmeler, Müslüman halk tarafından kabullenmedi. Fakat ne yazık ki, bizden olan kimilerince ileri sürülen iddia ve iftiralar kitlelerce daha çabuk kabul gördü. Tıpkı tesettür defileleri gibi, tesettüre uygun mayo defileleri yapılıyor. Yine Müslüman müteşebbislerce İslâmi beş yıldızlı otellerde yapılıyor. Bir güzel söz vardır: ağacın kurdu ağaçtan olmasa ağaç yıkılmazmış. İşte bizim bu günkü halimiz.

         İftiralara Faideli Bilgiler adlı Hakikat yayınevi tarafından basılan kitabtan başlayalım. Biliyorsunuz Hakikat Yayınevi bir İhlas holding kuruluşudur. İsterseniz ilk önce, nakiller yapacağımız bu Faideli Bilgiler kitabını tanıyalım. Bu kitab 1825’te doğmuş, 70 sene yaşamış ve 1895’te yani Üstad Seyyid Kutub’un doğumundan 11 yıl önce vefat etmiş olan Ahmet Cevdet Paşa yazmıştır. 12 ciltlik Osmanlı Tarihini kendi adıyla “Tarihi Cevdet Paşa”yı yazmıştır. Bu faideli bilgiler ise O’nun yazmış olduğu 19 sayfalık bir risaledir. Bunların dışında Kısası Enbiyayı ve Mecelleyi yazmıştır. Fakat gel gör ki basımını hakikat yapınca birde ihlas girince işin içine 19 sayfalık risale 448 sayfalık kaba bir kitab oluverdi. Ahnet Cevdet Paşa hiç görmediği Mevdudi’yi yiyip bitiriyor. Ne cahilliği kalmıştı ne de politikacılığı ve ne de işbirlikçiliği. Gerçi Mevdudi, .C.Paşanın ölümünden sekiz sene sonra 1903’te doğmuştu ama olsun, çünkü bu hakikkattır. Yakında Heredot’un Milattan önce ta 5. Asırda yazdığı Micheal Jacksona mektublar ve 1790 da ölmüş ünlü İngiliz iktisatçısı Adam Smith’in “Economiy Of Çiller”( Çillerin Ekonomisi) adlı kitabları, adı hakikat ama hep hayal ve iftiraları basan yayın evinden çıkacaktır. Sizlere tavsiyem şimdiden siparişinizi vermenizdir, tükenmeden alınız.

         Evet kardeşler A.C.Paşaya iftira edenler,Onun adına kitab yazanlar ve ahiret postası ile hakikat kitabevinde bastıranlar, daha doğrusu kendi yazdıklarının üzerine utanmadan A.C.Paşa imzasını atabilenler her şeyi yapabilirler. Bunlar işin başında daha Holdingleşmeden önce Abdurrahman Dilipak’ın deyimiyle ‘Nakşibendiyken şimdi ihlas holding, ihlas finans ve ege ile Yurt Bank sayesinde Nakdibendi olup çıktılar.’

         Şimdi Faideli Bilgiler kitabından bazı alıntılar yapalım.

         Selefi salihini techül etmek, beğenmemek küfür olur demişlerdir. Şimdi Pakistanda Mevdudi ve Mısırda Seyyid Kutub ve Reşid Rıza gibi MEZHEBSİZ kimseler ve bunların kitablarını okuyarak aldanan mezhepleri birleştirmeli diyorlar.(Faideli Bilgiler 22) Başta belirttiğimiz gibi bunlar mezhepsiz derken neyi kast ettiklerini belirtmiştik.

         Şimdi gelelim Mezhepsiz dedikleri Seyyid Kutub’un Mezheb hakkındaki görüşlerine.

         Seven ve sevmeyenlerin dikkatlerini üzerine toplayan her büyük alim gibi Seyyid Kutub’da güçlü düşünceleri ve birbirinden değerli eserleriyle dost ve düşmanlarının dikkatlerini üzerine çekmiştir. Onu sevmeyip iftira atanlar eserlerini ve düşüncelerini değerlendirmekten aciz kimselerdir. Fakat biz şunu da hemen belirtelim ki, esasen tenkitten uzak, içerisine batıl karışmayan tek kitab Allah’ın kitabı Kur’ân’ı Kerimdir. Allahu teala ve Onun seçtiği Peygamberler dışında herkes yanılabilir. Zira hiç kimse masum değildir. Her alim yanıldığı gibi Seyyidin de yanıldığı yerler olmuş olabilir. Fakat samimi ve mücahid bir mümin olması nedeniyle, yanıldığı noktalarda tıpkı selef alimleri gibi o da mazurdur. Nitekim yaşamış olduğu hayatı bize onun niyetinin halis olduğunu yeterince anlatmaktadır. Hepimiz Seyyidin kahramanlığını ve iman sağlamlığını az çok biliyoruz. İnancının sağlamlığını ve metodunun geçerliliğini kabul ettikten sonra, hatalarından dolayı İslâm alimleri ve Müslümanlar dairesi dışında görmek mümkün mü? Hayatına bir göz attığımızda pırıl pırıl şahsiyetinden, kendisinin ne denli halis bir Müslüman olduğunu kolayca görürüz. Yeterki izanımız bağlanmış olmasın...

         Mezheb konusunda Seyyid Kutub hakkında söylenenlere gelince hemen belirtelim ki, Seyyidin sorunu iman ve İslâm sorunudur. Mezhebler konusunda bir problemi yoktur. Çünkü onun özellikle özerinde durduğu ve konu olarak işlediği, İslâmın kendisidir. Mezhebleri kabul etmek veya red etmek, bir veya bazı mezhepleri küçültmek, şu veya bu mezhebi tercih etmek veya bu mezhebin iyiliklerini veya kötülüklerini sergilemek gibi bir sorunu yoktur. Çünkü Seyyid batılı kafirlerin, doğulu mülhidlerin İslâma yönelttiği iftiralara cevap vermiştir. Reddiyede bulunduğu insanların hiç biri İslâma inanmıyorlar ki, mezhebi görüşlere inansınlar. Allah ve Resulünün bildirdiklerinin dışına çıkılmadığı sürece, hiçbir mezhepten bahs etmese de bir kitaba ve müellifine ta’n edemeyiz. İmam Buhari de Camiüssahihinde hangi mezhepten olduğunu beyan etmiyor diye kalkıp imam-ı Buharinin kitabına taarruz mu edelim? Zaten Üstad Seyyid Kutub fıkıhla uğraşıp fıkhi ahkam kesmedi gibi, bu şartlarda öncelikle teorik fıkıhla uğraşmanın yersiz olduğuna da inanmaktadır. Onun problemi mezheblik veya mezhepsizlik değil, batılın bütün çeşitleriyle İslâma saldırdığı bir dönemde İslâm’ın gerçeklerini ortaya koymak ve hakkın sesini yüceltmektir. Kendisinin her zaman tekrarladığı “Allah’ın dininin üstün olmadığı bir yerde fıkıh ahkamı kesmekle uğraşmak anlamsız ve ciddiyetten uzaktır.”sözü bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Onun mücadelesi mezhep mücadelesi değil, iman, küfür mücadelesi olarak algılamamız gerekir. O kardeşi Muhammed Kutubun deyişiyle “Şehadet kelimesinin anlamını ortaya koyma ve anlatma çabasıdır.” Mezhepleri red etmeyip kabul ettiği şu görüşlerinden anlaşılmaktadır. “Ortada nas varsa, hakem o dur. Nas bulunduğu ve delaleti sarih olmadığı yerde ictihad ortaya çıkmaktadır. Bu da arzu ve heveslere göre değil, Allah’ın dininde belirlenen ilkelere göre yapılır. İctihad için belirlenen ilkeler de açık ve bilinmektedir. Kapalı bir tarafı yoktur. Hiçbir kimse kendi yanında uydurduğu bir hükme bu Allah’ın dinidir diyemez.” (Mealimü Fitterik 126)

         İftiralara devam ediyoruz. Yine aynı kitabın 23. Sayfasında şu iftirada bulunur.

         “Fakat ne yazık ki, Kahire Mason başkanı olan Abduhun zehirli fikirleri, bir yandan Mısır da(Ezherde) yayıldı. Böylece Mısırda....Abbas Akkad, Mahmut Şeltut, H.El Benna gibi dinde REFORMCU’lar türedi. Abduh gibi KÜFRE VE BİD’ATE delalete sürüklenenler kendilerinden sonra gelen genç din adamlarını da doğru yoldan çıkarmak için adeta bir birleriyle yarış etmişler.” (Faideli Bilgiler 23)

         Muhammed Abduh, Abbas Akkad ve Mahmut Şeltut hakkında kısaca şunları söylemek istiyorum. Bu zatların tüm görüşlerine katılmasak bile bunları tekfir edecek hiçbir delilimiz mevcut değildir. Abduh ki hayatı boyunca ittihad-ı İslâm için mücadele etmiş biridir. Fakat belli bazı konularda görüşlerine katılmayabiliriz. Bazı konularda akla çok önem vermiştir. Fakat bu akla önem vermesi onu küfre götürmez. Onun hakkında bilgi almak isteyen kardeşlerime Mustafa İslamoğlu’nun yazdığı ‘İslâmi Hareket Anadolu ll’ adlı kitabına bakmalarını tavsiye ediyoruz.

         Yine iftiralara devam edelim.

         “Son senelerin REFORUMCULARINDAN Seyyid Kutub da İbni Teymiyye ve Muhammed Abduh’a hayranlığını hemen her kitabında ilan ediyor. İstikbal İslâmındır kitabında yalnız İslâmiyet kelimesini övmekte, bu kelimeyi nasıl anladığını hangi mezhepte olduğunu açıklamaktadır. İslâm ülkelerini tatar istilalarından koruyanların ön safında çalışan manevi önder İmam İbni Teymiyye idi diyor.” (Faideli Bilgiler 347)

         İşte bunun ilimden ve alimden anladığı bu kadardır. Yalnız İslâmiyeti övmek ne zaman suç olmuştur Müslümanlar arasında? Seyyid kalkıp evliyaları halka anlatıp halkı evliya menkıbeleriyle aldatıp, aldatılan halkın sırtında holdingleri oluşturacak değildi ya! Tabi imansızlara İslâmı anlatacak. İmansıza gidip kardeşim imam-ı şafiiye göre abdestin farzı altı, ebu hanifeye göre dörttür diyecek kadar cahil midir? İbni Teymiyye hakkındadafazla söze hacet yoktur. Bir iki konu dışında İbni Teymiyyenin görüşleri isabetlidir. O kabullenmeyen görüşleri de, görüşlerini beyan ettiği toplumu göz aldığımızda yine İbni Teymiyyenin haklı olduğunu görürüz. Şeyhül İslâm İbni Teymiyyeden sadece Seyyid Kutub değil, binlerce İslâm alimi nakillerde bulunmuş ve bazı görüşleri hariç onun fikirlerini kabul etmişlerdir. Onun görüşlerini kabul etmeyenler bile onu bu cahiller gibi tekfir etmemişlerdir. Bu konuda da M.Ebu Zehranın İbni Teymiyyenin hayatını anlattığı kitabını tavsiye ediyoruz.

         Kitaba ve iftiralarına dönüyoruz: “Devlet lüzum halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı kadar parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir diyor.(Seyyid) Bu SOSYALİST düşüncelerini İslâmiyete yüklemeyipde kendi malı olarak ortaya koysaydı çeşitli akıntılara kapılarak, şaşkına dönmüş gençler arasında belki kendisine bir yer bulabilirdi.” (Faideli Bilgiler 373)

         Hayatının düşünsel ve ahlaki aşamalarına ve eserlerindeki görüşlerine baktığımızda böyle bir iddiaya sadece iftira diyebiliriz.  Seyyid’in sosyalizmle ilişkisi konusundaki iddialara kardeşi değerli alim Muhammed Kutub şöyle der.

         “1947 yılında El-Fikrül Cedid dergisini çıkararak sosyal problemleri İslâm’ın bakış açısıyla ele almaya başladı. Burada hemen şunu belirtelim ki, kardeşim Seyyid Kutub’un ne sosyalist, ne de komünist düşüncelerle ilgisi vardır. Sorunlara İslâm’ın bakış açısından bakıyordu. Bu nedenle sosyalist veya komünist görüşleri benimsediği tarzındaki iddialar tamamen yalan ve uydurmadır. Öyle tahmin ediyorum ki, Seyyid Kutub’un sosyalist veya komünist görüşleri benimsediği yolundaki iddialar, çıkardığı El-Fikrül Cedid adlı dergi ile o sıralarda komünistlerin çıkarmakta olduğu El-Fecrul-Cedid dergisinin adının birbirine benzer olmasından ileri gelmektedir... Ahmed Huseyn’in çıkarmakta olduğu El-İştirakiyye dergisinde de tamamen İslâmi makaleler yazıyordu.” Yazmış olduğu İslâmda Sosyal Adalet adlı kitabını Müslümanların komünizme ihtiyaçlarının olmadığını, sorunlarının İslâmın hal edeceğini izah ediyordu.

         İlk olarak mülkiyet tümüyle Allah’ın olduğuna göre, temelde fertlerin herhangi bir mülkiyeti söz konusu değildir. Yalnızca her şeyin maliki olan Allah’ın mülkünde hilafet görevini yerine getirmektedirler. Devletin dış saldırılara ve toplum dengesini sarsan olaylara karşı toplumu korurken mülkiyet üzerinde kayıtsız tasarruf yetkisi bulunduğu gibi, iç huzuru sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek içinde bireysel mülkiyete müdahale etme yetkisi vardır. İslâm mülkün Allah’a ait olduğunu açıkça ifade etmektedir. Nitekim zaruret halinde ve toplumun maslahatını korumak için devlet fiyat tahdidi (Narh) koyabilir. Seyyid bu söylediklerini savunurken İslâm alimlerinin söylediklerini söylemektedir. İftiracının iddia ettiği gibi sosyalist fikirlerini değil. İsterseniz burada Seyyidin sosyalist olup olmadığına da açıklık getirelim. Hayatına ve eserlerindeki görüşlerine baktığımız zaman kesinlikle sosyalist olmamıştır ve sosyalizmi savunmamıştır diye biliriz. Edebi olsun, İslâm düşüncesiyle ilgili eserlerinde olsun, böyle bir şeye rastlamak mümkün değildir. Aksine Müslümanların ve bütün insanlığın kurtuluşunun yalnızca İslâmda olduğunu, başta Kapitalizm ve Sosyalizm olmak üzere İslâm dışı bütün sistemlerin insanlık için birer felaket olduğunu açıkça ifade eder. Seyyid, Komünizm ve Sosyalizme düşman olduğu gibi Kapitalizme de ve din bezirganlarına da düşmandır. Kapitalizmin pisliklerini anlatmak için “İslâm ve Kapitalizm Çarpışması” adlı kitabını yazmıştır. Seyyid cahiliyenin bütün çeşit ve şekillerine karşıdır. Fakat Seyyid kesinlikle Sosyalist değildir. Onun hayatı ve eserleri ortadır. Fakat ona iftira atanlar Seyyidin düşmanı olduğu kapitalisttirler. Zira Kapitalizm; kısaca tanımlarsak, sermaye ve sermayedarların hakim mevki tuttuğu rejim demektir. Sermayenin birikim ve oluşum kaynağı ise faizdir. Faizleri de oluşturan, kurumsallaştıran da bankalardır. Bu müfteriler ise bugün ihlaslı bir şekikde iki tane banka sahibidirler. Bilmeyen kardeşler ve onların ihlaslarına, sözlerindeki hakikatlarına ve dağıttıkları Evliyalar Ansiklopedisine aldananlar için ortak oldukları bankaları belirteyim. Ege Bank ve Yurt Bank’a ortaktırlar. Ve bunlar faizle çalışıyorlar. Bunlar çok göz açıktırlar. Evliyalar Ansiklopedisine aldanan müşterilerini kayb etmemek için, faizli banka çalıştırdıkları gibi bu zavallıların paralarını da faizli bankalarına hortumlamak için ihlas sigorta ve ihlas Finans şirketlerini kurmuşlardır. Bir elde şarab bir elde Kur’ân, ne tam kafir ne tam Müslüman. Bunların hilelerini iyice öğrenebilmeliyiz. Allah’ın velileri ve Şeytanın velileri vardır. İşte bunlar Şeytanın velilerine bariz örnektirler.

         Yine Seyyid Kutubun İslâmda Sosyal Adalet adlı eserinden naklen şöyle yazıyor aynı kitabta: “Milyonlarca insanın basit bir mesken ve elbiseye muhtaç bulunduğu bir memlekette, milyonlarca lira sarf ederek muhteşem köşkler yaptırmak israf ve haramdır.” Age.)

         Seyyidin bu sözleri söylediği yıllarda milyonlar değer ifade ediyordu, artık milyon değil, trilyonlar geçerli. Tabiatıyla bu görüşü bunlar kabul edemezler. Şayet kabul ederlerse kendi Huzur veren TGRT’ye transfer etmek için 18 daire ve bir villa verip İbrahim Tatlısese veremezlerdi, ihlas evlerini açlıktan ağızlarından koku gelen insanların kanı ve duyguları üzerine yükseltemezlerdi. Aldanmış saf kardeşlerime bu Televizyona bağlantılı olarak bir nakil anlatmak istiyorum yine Faideli Bilgiler adlı eserlerinden. Bu televizyonun sahibi olan beyin kayın pederinin yazdıklarını okuyalım: “Bir dükan açarsınız. Kasaya veya tezgaha güzel bir kız korsunuz, dükanın güzlere dağıttığı şehvani hediyelerle müşterileri çoğalır diyorlar. Halbuki böyle açıkların bulunduğu dükanlara ve içki satılan dükanlara Müslüman müşteri gelmez. Haram vasıtalarla olan kazançlar da habis olur, bereketsiz olur. Sonu dünyada da ve ahirette de zarar ve ziyan olur.”der. tabi bu tavsiyeler zavallı Müslüman için geçerlidir. Holdingleşenler için değil. Zira TGRT yayına ilk başladığında Ahmet Özhanın şarkılarını ekrana getirmekten çekinirken, Seda Sayanla başladığı açılmayı, Emel Sayına kadar uzandı. Neredeyse TGRT transfer edecek yıldız bırakmadı. Piyasada Nur Torundan, Emel Sayına, Muazzez Abacıdan Sulu Erkan Yolaça, Erhan Yazıcıoğluna kadar transfer yelpazesini genişletti. TGRT’nin İslâmi imajı dekolte elbiseleriyle şarkı yorumlayan Seda Sayan ve Erotik filmlerinin oyuncusu Selin Aktan’ la belli noktaya geldi. Ne de olsa onların vizyonu Şehid Seyyid Kutub ve Mevdudiden daha İslâmi, hakiki ve daha ihlaslı. Halkın din duygularını Saadeti Ebediyye ve Huzura Doğrularla büyük paralara tahvil edenlere vesile olanlar tabi daha ihlaslıdırlar.

         İşte bu insanlar Seyyidi ve onun gibi sahih İslâma sarılanları sevmezler ve iftira ederler. Zira Seyyidin görüşlerini kabul ederlerse saraylarını yıkmaları lazım. Bunu da göze alamazlar. Kendisinin yapmadığı, yapamadığı, elini uzatamadığı noktalara, başkalarının da uzanmasını istemeyen kompleks sahibi, başarısızlık psikozuna sahip kimseler, kıymetli bir elemanı çürütme yollarına, toplumda eritme yollarına başvururlar. Bu aşağı yukarı sosyal Psikolojide geçerli bir kuraldır. Seyyidin gösterdiği tavrı küfre karşı gösteremeyen ve göstermeyen ihlasçılar mecburen iftira kampanyasına başlarlar.

         İftiralar kitabı diyebileceğimiz Faideli Bilgiler kitabına devam edelim. “Bakara suresinin 117. Ayetini tefsir ederken ‘yaratanın hiçbir benzeri yoktur. İşte burada vahdet-i vücut felsefesi tamamen İslâmi tasavvufun dışında kalır ve İslâm gayrı müslimlerin vahdet-i vücut anlayışını tamamen red eder.’diyerek TASAVVUFTAN hiç haberi olmadığını bildiriyor.” (Age. 386)

         İsterseniz ilgili ayetin tefsirini Seyyidin kaleminden okuyalım. Seyyid şöyle diyor. “İslâm düşüncesine göre varlıkların yaratıcısı, yarattığı varlıkların hiç birine benzemez. O tektir. Bunun doğal bir sonucu olarak İslâmi düşünce, Müslümanların dışındaki bir takım inanç mensuplarının anladığı gibi vahdet-i vücut kavramını red eder. Yani varlıklarla yaratıcı birleşik bir bütündür ya da varlık alemi yaratıcının zatından kaynaklanan ışınlardan ibarettir veya varlık alemi yaratıcının görülebilen bir sureti , bir yansımasıdır şeklinde ifade edebileceğimiz yahut aynı esasa dayalı başka bir biçimde anlatılabilen vahdet-i vücut kavramı İslâm düşüncesi ile bağdaşmaz.”diyor. şimdi sormak lazım, yani yaratanın hiçbir benzeri yoktur demek mi suçtur? Yoksa yaratan ile yaratılan birdir demek mi suç? Kendi kabahatini örtmek için Seyyidin tasavvufu bilmediğini iddia ediyor. Doğrudur. Şirk koşan sözleri tasavvuf diye yutturulmasına Seyyidin ve hiçbir müvahhidin tahammülü olmaz. Ama Allah’ın emirlerine, Resulünün sünnetine, Eshabına tabi olma ve selefi salihinin yolunda gitmek tasavvuf ise,-ki tasavvuftan anladığımız da budur- bunun en güzel örneğini Seyyid göstermiştir. Maide suresinin 54. Ayetinin tefsirinde bakın ne diyor. “Allah öyle bir grup ortaya çıkaracak ki, Allah onları sevdiği gibi onlarda Onu severler.’ “Yüce Allah’ın kullarından herhangi birine yönelik sevgisi, ifadenin vasfedemeyeceği bir olay olunca, kullarından birinin ona yönelik sevgisi de zaman zaman sevenlerin sözlerinde örneklerini görmekle beraber, ifade ve tasvir edebilmesi son derece güç bir olaydır. İşte gerçek tasavvuf adamlarının yükseldiği kapı burasıdır.(Ancak bunlarda tasavvuf kisvesine bürünen ve uzun tarihlerinde bilinen bu topluluğun içinde son derece azdırlar.)

         Tasavvufun amacı; insanı olgunlaştırmak ve faziletlerle donatmaktır. Şeriat temeldir, tasavvuf binadır. Temelsiz bina olmaz ama binasız temel olur şeriat ağaç, tasavvuf meyvedir... İmam-ı Kuşeyri şöyle der: “dostlar iyi biliniz ki  bu taifeye mensup olan hakiki sufilerin çoğu yok olup gitmişlerdir. Şu içinde bulunduğumuz zamanda bu zümrenin kendisi değil, sadece eserleri(izleri veya kitabları) kalmıştır. Şu şiir bu hali çok güzel anlatır. Çadırları onların çadırlarına benziyor, halbuki görüyorum ki çadırların içinde duran kabilenin kadınları, sevgilimin kabilesine ait çadırların kadınlarından başka. Şimdiki sufiler şekil ve kıyafet bakımından eski sufilere benziyor ama, ruh ve muhteva bakımından başkalaşmıştır.” (1045 yılında)

         Mutasavvıfların büyüklerinden bazılarının Tevhid hakkındaki görüşlerini de burada aktaralım. Cüneyd-i Bağdadiye göre: “Allah ezeliyetinde tektir, onunla birlikte ikincisi yoktur.” Kuşayriye göre: “O’nu yaratıklarından ayırt etmektir.”

         Bilindiği üzere tasavvuf insanı vera sahibi yaparken, bu zatlar haram içinde, faiz muamelesi içinde yüzüp tasavvufçuluk yaparlar. Ehli Tasavvuf kardeşlerden özür dileyip, aflarına sığınarak bu konuya girdim. Asıl konum bu değil. Yalnız Tasavvuftan bizim ne anladığımızı ve iftiracıların ne anladığını belirtmek için bir iki konuya değineceğim. Bu konunun ehli kardeş ve bacılardan özür diliyorum. Bizim Tasavvuf anlayışımız, Allah ve Resulünün emirlerine itiba, haram ve nehiylerinden sakınma, şüpheli şeylerden korunma şeklinde özetleyebiliriz. Fakat kalkıp şu sözleri Tasavvuf olarak algılamamız Tasavvuf büyüklerine ve Selef-i Salihine saygısızlık olur inancındayız. Zira mutasavvıfların hayatları imrenilecek izzetli bir hayattı. Fakat tasavvuf adına söylenen şu sözleri ne yapmalı; “Arif Allah’ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir. Putperestler arif billahtır. Allah her şeydir ve neye ibadet edilirse Allah’a ibadet edilmiş olur. Her şey Allah olduğu için kulların Allah’tan başka taptıkları bütün şeylerde aslında Allah’tır. Bu ayrımı kullar uydurmuştur.” (Füsus 1/32,33,42, Darül kitabül Arabi Kahire 1980)Allah’ın, kadınlarda müşahede edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü nikah münasebetidir.” (Age. 1/212) Tanrının kadın suretinde görünmesini nasıl savunacağız? Allah için söyleyelim, bu sözlerde ne gibi bir sır veya sembol vardır? Bu sözlerde zavallıları uyutan cüretkarlık ve Allah’ın dinine karşı müşrikçe sırıtan bir gayretkeşlikten başka ne vardır ve biz bunları nasıl İslâmi inanç olarak kabul edip savunacağız?

         İslâm tevhid dinidir ve bel kemiğini tevhid ilkesi oluşturur. İslâm çok tanrıcılığa ve gerek insana Allah’ın sıfatlarının verilmesi şeklinde olsun, gerekse Allah’ı insan özellikleriyle tasarlamak şeklinde olsun, toplumdaki bütün şirk çeşitlerine en amansız savaşı açmıştır. Seyyid bu konuda şöyle demektedir: “İslâm düşüncesi, bir uluhiyyetin bir de ubudiyyetin varlığı temeline dayanmaktadır. Yalnız Allah’a mahsus olan uluhiyet, bir de Allah’tan başka bütün yarattıkların ve özellikle insanların ortak olduğu ubudiyet. Uluhiyet makamı ile ubudiyet makamı arasında, uluhiyetin özellikleri ile ubudiyetin özellikleri arasında kesin ayrım yapmaktadır.”

         Bunu da burada kapatırken yine iftiralara geçelim. Yine aynı kitabtan nakl ediyoruz. “Seyyid Kutub tefsirinin çeşitli yerlerinde zekattan başka da malda fakirlerin hakkı vardır hadisini yazıyor ve zekatı hükümetin zorla alacağını ayrıca sadaka vermeyenlerin fazla mallarına hükümetin el koyabileceğini bildiriyor işi KOMÜNİSTLİĞE kadar götürüyor.” (Faideli Bilgiler 389)

         Başta belirttiğimiz gibi, bunlar gerçek İslâmi hükümlerin kitlelerce anlaşılmasından korkuyorlar. Peşlerine taktıkları kitle gerçek İslâmı anlarlarsa, onlara uşaklık yapar mı? Saraylarını yükseltip holdinglerine holding katmaları için paralarını onlara peşkeş çekerler mi? Bunlar herkesi kendileri gibi deve kuşu mu zan ediyorlar? Hz. Ebu Bekir’in zekat vermeyenlerle savaştığını ve ‘Resul-i ekreme verdikleri deveyi bağladıkları ipi bana vermeseler bile onlarla savaşırım’ dediğini hiç mi duymadılar? Şer’i kaidelere bağlı olan İslâm devleti, zekatı zorla alabilir. Allah’u Teala Mearic suresinin 24-24. Ayetlerinde şöyle buyuruyor: “Onların mallarından isteyenler ve mahrum olanlar için belirli bir hak vardır.” Dikkat edilecek olursa Allah’u Teala ayeti kerimede Hak kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle Hakkın takipçisi olan İslâm devleti, bu hakkı zorla toplayıp sahiplerine dağıtabilir. Resuli ekrem zekatı bizzat kendisi toplamış ve valilerine de toplatıp fakirlerine dağıtmaları emrini vermiştir. Hz. Ebu bekir “Vallahi Resulüllahın pak zevcelerinin ayaklarından köpeklerin tutup, yerlerde sürükleyeceklerini bilsem bile, Resulüllahın zamanında zekat devesinin boynuna takılarak verilen yuları vermeyenlerle savaşırım.” İşte zekatı devletin toplaması gerekir dediği için Seyyidi Komünistlikle suçlayan bu müfteriler acaba Hz. Ebu bekire ne derler veya ne diye bilirler? Evet Seyyid malda zekattan başka da hak olduğunu savunuyor. Zira O Tirmizi ve Ebu Davut da geçen hadise dayanıyor ve İslâm alimlerinin yolundan gidiyor. Örneğin İmam Kurtubı Ahkamül Kur’ân adlı tefsirinde “Zekattan ayrı bir hak vardır ki, onunla sılayı rahm yapar, zayıfı korur, acizi himaye eder, yoksulu zengin eder.”demektedir. Alusi de “Allah’a yakınlık ve kullara şefkat amacıyla zenginler onu kendileri üzerine bir hak kabul etmektedirler.”der. Cumhura göre malda zekattan ayrı bir hak olduğu görüşündedirler. İsteyen kardeşler bu konuyu daha detaylı bir şekilde herhangi bir fıkkıh veya konu ile ilgili bir kitapta rahatlıkla görebilirler.

         Evet yine aynı kitabtaki iftiralara dönüyoruz.

         Tefsir yapmakta ve din kitapları yazmakta tek sermayesi memleketi icabı arabi bilmesidir. Tek hüneri iyi bir tercümen olabilen bu yazarın en büyük hatası din bilgilerinde mukallid olduğunu anlayamamış olmasıdır. Müctehidlerin görüşlerine uymayan görüşler ileri süren din cahillerine DİNDE REFORMCU VEYA ZINDIK denir. Bunlar din adamı görünerek perde arkasında dini yıkmak isteyen kimselerdir.” (Faide Bilgiler 391)

         Acaba gerçekten Seyyid mi müctehidlere uyuyor yoksa TGRT’yle başlayıp, bankacılığa kadar haramın içine batanlar mı müctehidlere uyuyorlar? Yoksa müctehidler mi bunlara banka kurma, TGRT’de fuhşiyati yayın yapma ve kafirlerle birleşip basında tekelciliği kurma fetvasını verdiler? Şimdilik TGRT’de muhafazakar izleyicilerinin dansöz ihtiyacını östü örtülü dansözlerle karşılıyorlar, belki yakında diğer kanallarla yarışa girip, çıplak dansözü de getirirler. Saadet-i Ebediyye de aparlörlerde ezan okumanın, teyplerde Kur’ân çalıp arkasında müzik dinlemenin mekruh ve haramlığından dem vuranlar bugün artık diğer kanalları geride bıraktılar. Acaba bunlara da müctehidler fetva verdi yoksa H.Hilmi Işık mı müctehid olup fetva verdi?

         Acaba kafirlerle dostluğu haram kabul edip bu uğurda şehadeti göze alan Seyyid mi yoksa Sabah-Milliyet ortaklığıyla bir olup “Biryay”ı kurup, İslâmi gazete ve dergilere ambargo koyanlar mı ihlaslı?

         Bakın kardeşler, bunların enteresan fikirlerinden birini yine aynı kitabtan yani Seyyid hayata gelmeden önce vefat eden Ahmet Cevdet Paşanın yazdığı kitaptan bir paragraf aktaralım: “Seyyid Kutubun Fizilal tefsirinin bozuk ve zararlı olduğunu göstermek için İslâm alimlerinin büyüklerinden Ahmed İbni Hacer-i Mekki hazretlerinin fetvasını okumak yetişir.” (Faideli Bilgiler 392)

         Nasıl kardeşler? İbni Hacerin Seyyid konusunda fetva vermesi aklınıza yattı mı? Yatmasa da kabullenin. Zira bu insanlar hep böyle akılla çatışan fikirler ileri sürerler. Bu da o iftiralardan bir hakikat ve ihlas. Ne diyelim yani bunlar tek kelime ile fena fil ihlas olmuşlar.

         Faideli bilgiler adlı kitabtan bu kadar nakil yeter. Şimdide bir iki nakil de Saadet-i ebediyye denilen kaitabtan.

         “Doğru yazılmış tefsirleri okuyan cahiller böyle felakete döşerlerse, Mehmet Abduh, Ömer Rıza ve Seyyid Kutub gibi DİNDE REFORMCULARIN tefsir adındaki kitablarını okuyan acaba ne olur? Şamdaki alimlerden üstad Abdülğani Fadlüzzakirin kitabında ibni Kesir tefsiri okunmamalıdır, çünkü içinde delaleti kesire vardır demektedir. Seyyid Kutub son zamanlarında yazdığı Fizilalde Abduh masonunu övüyor.” (Saadet-i Ebediyye 3/180)

         Bunun neresini düzeltelim? Mehmet değil Muhammed Abduhtur, Ömer Rıze değil Reşit Rızadır, İbni Kesir tefsiri okunmamalıdır diyor. Buna bir şey demeyeceğim. Onun kıymeti ehlince takdir edilmiştir. Bizim anlatacağımız kıymetine bir şey katmaz. Fakat şu kadarını söyleyelim: İbni Kesirin tefsiri bir rivayet tefsiridir. Ayeti ayet veya hadisle tefsir etmiştir. Seyyidin reformculuğuna gelelim. İlk önce reformdan neyi anlıyoruz? Reform nedir? Kısacası ortaçağda ilim ve ilmi verilere karşı mücadele eden Hırıstıyanlığın akıl almaz tutumuna karşı bir başkaldırı hareketi başlar. Gelişen ilmi keşiflerinde desteğinde bir zamanların kendi dogmatik düşünceleri uğrunda ilim adamlarını yakan kilise yavaş yavaş kendini yenilemek zorunda kaldı. Aksi takdirde bütünüyle silinip yok olacaktı. Ve Almanya’da başlayan incilin tercümesi ve Lüther hareketi ile reformlar başlar. Hırıstıyanlıkta olduğu gibi katı kurallar İslâmda olmadığı ve ilme karşı olmadığı için reforma ihtiyaç hasıl olmamıştır.

         Seyyidin reformculuğu da diğer iddia ve iftiralar gibi gerçekle ve ilmi araştırmayla alakası yoktur. Kuşkusuz Seyyid dinde reformcu değil İslâm inqilapçısıdır. Batılın her çeşidine ve donukluğa karşı inqılapçıdır.

         Başı boş kör anarşi değil, yolu ve hedefi beli, devamlı gelişen bir inqılap ruhuna sahiptir. Seyyid ileriye doğru inqılapçıdır. Allah’a inanmayan ve dinini din olarak kabul etmeyen bütün küfür çeşitlerine karşı inqılapçıdır. Zulme, şirke, baskıya, esarete ve köleliğe, fesat ve bozgunculuğa karşı İslâm inqılapçısıdır. Bu anlamda reformcu olduğu söylenirse kimsenin diyeceği yoktur. Çünkü asrımızın insanı böyle reformculara muhtaçtır. İhlas ve TGRT’nin halkı sömürmemesi, bir kene gibi bedenlerine yapışıp kanlarını emmemeleri için böyle insanlara ihtiyaç vardır. Fakat Allah’ın dinini oyuncağa çevirecek, naslarını tahrif edecek, emperyalist emellere ya da cehalete peşkeş çekecek, değersiz bir dünya hayatı için onu ucuza satacak ve bununla kahramanlar listesine geçecek anlamda reformcudur deniliyorsa, bunun Seyyidle hiçbir ilgisi yoktur. Dünyanın geçici hayatını ahiretin sonsuz mutluluğuna tercih etmediği ve dine karşı en ufak bir ihmalkarlığı bulunmadığı herkes tarafından bilinmektedir. Emperyalizmin kapı kulları, sahte din adamları, din bezirganları, başıboş ve şehvet perestlerden başka hiçbir kimse onun din esaslarından saptığını iddia edemez. Hayatı ortadadır. İslâm Düşüncesi adlı eserinde Seyyid şöyle der: “Bazı Müslümanların sandıkları gibi, biz İslâm’ın bir reforma ihtiyacı olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü her şeyden önce İslâm, kendi bünyesinde tam ve eksiksizdir. Bizim yapmamız gereken şey, eksik görüş, gaflet ve tembelliğimize çare bulmak, din karşısında tavrımızı düzeltmektir. Yeniden İslâmi bir hayat için dışarıdan getirtmek üzere yeni ilkeler aramaya ihtiyacımız yoktur. Biz terk edilmiş değerlerimize sahip çıkmaya ve onlara sarılmaya muhtacız.” Evet işte Seyyidin reform hakkındaki görüşü. Başka bir yerde de şöyle der: “Söz konusu zorlama manevrasını keşf ederek aşmak ve İslâmı red ederek Allah’ı tanımayan bir toplumda sözde İslâm Fıkhını Modernleştirme adı altında kalkışılan gülünç maskaralığa karşı koymak, İslâm davetçilerinin görevidir.” (MealimFiterik 60, Fizilal 5/83,84) İslâm Düşüncesinin Özellikleri adlı eserinde “Allah’a giden bu emin ve doğru yoldan başka insanlık için hiçbir yerde kurtuluş imkanı yoktur. Gerek yenilik, reform ve tekamül adı altında gerek ortaçağ kalıntılarından kurtulma paravanası arkasında ve gerekse başka adlarla insanlığın bu yegane kurtuluş kaynağını bulandırmaya çalışanlar bilelim ki bizim gerçek düşmanlarımızdır. Bütün bu çirkin oyunlardan amaç, yüce dinimizi reform adıyla deform etmek, yüce esaslarını bozarak başka bir şekle sokmaktır” der.

         Evet işte reformcu denilen Seyyidin reform hakkındaki görüşleri. Yine Saadet-i Ebediyye adlı kitabın 2/10. Sayfasında İmam-ı Rabbaninin mektubundan kıyametin alametleri ve kıyamette yakın zamanda çıkacak fitnelerle ilgili bir paragrafta şöyle der. “ ‘Böyle zamanlarda evinde kapanmak, fitneye karışmaktan hayırlıdır. Kenarda kalan ileri atılandan hayırlıdır. O gün oklarınızı kırınız. Her kişi tatlı dil ile güler yüzle karşılayınız. Evinizden çıkmayınız’ mektubtan tercüme temam oldu. Müslümanlar bu nasihatlara uymalı, Mevdudi ve Seyyid Kutub gibi MEZHABSİZLERİN, SAPIKLARIN, DİN CAHİLLERİNİN, İSYANA TEŞVİK EDEN, FİTNEYİ KÖRÜKLİYEN ZARARLI UYDURMA TEFSİRLERİNE, kitablarına aldanmamalıdır. Cihad devletin, ordunun düşmanlarla, kafirlerle, sapıklarla harb etmesi demektir. Müslüman devlet olsu kafir devlet olsun, zalim olsun adil olsun kendi devletine isyan etmeğe vatandaş kanı dökmeye, birbirine saldırmağa cihad denmez.” (Age2/10)

         İmam-ı Rabbaninin Moğol hükümdarı Ekber Şahın ‘Resulüllahın getirdiği dinin süresini tamamladığı ve yeni bir dinin onun yerini alması gerektiğine’ dair inancına karşı cihad etmiştir. Zalimin zulmünden çekinmeden İslâmi gayretini ortaya koymuş ve bu mücadeleye fitne dememiştir. Hüseyin Hilmi Bey’in ileri sürdüğü Müslüman devlet olsun, kafir devlet olsun, adil olsun zalim olsun, kendi devletine isyanı yasaklayan fikri acaba hangi mezhebe veya sürekli ileri sürdüğü ehli sünnetin neresi ile bağdaşıyor? Sattıkları Evliyalar Ansiklopedisindeki hangi evliyanın hayatından bunu almışlardır. Burada tarihi bir olayı nakl edelim.Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin veziri Amidül Mülk kündüri Mutezile mezhebine mensuptu. Eş’ari kelamcılarına karşı müsamahasız bir mücadeleye girişmişti. Tuğrul Bey vezirinin teşvik ve tahrikleriyle İmamül Haremeyn Ebu Meali Cüveyni ile Ebu Sehl Muvaffak ve İmam Kuşeyrininde içinde bulunduğu çok sayıda Eş’ari aliminin hapis edilmesi için emir verdi. Cüveyni hapis edileceğini sezince Hicaza kaçtı, Ebu Sehl de Nisaburda bulunduğu için yakalanamadı. Fakat Kuşeyri ile Reisül Fürati yakalanıp şehrin kalesine haps edildi. Bu arada Ebu Sehl, etrafına topladığı adamlarla Nisabur kalesini bastı ve Reisul Fürati ile Kuşeyriyi kurtardı. Şimdi bu da mı isyandır?  Yoksa sürekli tavsiye ettiği ehli sünnet ve İslâm fıkhına bakmayı unuttu mu emekli Albay hazretleri? Fakat kendileri emekli bir Albay olarak böyle düşünebilir. Fakat müvahhidler böyle düşünmezler. Müslüman için vatan Allah’ın hükmünün hakim olduğu yerdir, ister orada doğsunlar ister doğmasınlar fark etmez. Zaten Mümin insanı ile hayvanı birbirinden ayıran temel özellik inancıdır.

         İftiralara devam edelim: “İhvan cemaatinin müessisi Mısırlı MEZHEBSİZ HASAN EL BENNA’nın ihtilalci yazıları ve Seyyid Kutub’un Fizilal ismindeki bozuk tefsiri ve başka kitabları ve Mevdudi ve Hamidüllah ve Cezayirli İbni Badis gibi DİNDE REFORMCULAR’ın kitabları böyledir. Din öğrenmek isteyenler bunların bozuk kitablarını okumamalıdır.” (Age. 2/26) der.

         Bunların bir iftiraları da Seyyid Kutub’un HZ. OSMAN’A DİL UZATMASI.dır. Güya Seyyid Hz. Osman’a “Bunak veya kötü niyet sahibi” şeklinde bir söz söylemiştir.

         Hemen belirtelim ki Seyyid, düşüncelerinde ve eserlerinde sabit bir metoda göre hareket etmektedir. Bu metoda göre, İslâm kişilerden üstündür, öndedir ve onlar için feda edilemez. Seyyid Kutub’un kişileri ve düşünceleri eleştirmesi bu ölçüye göre değerlendirilmelidir. Seyyid Kutub’un bürün eserleri Eshab-ı kirama karşı saygı, hürmet ve tazim ifadeleriyle doludur. Seyyid Kutub’un tutumu ve düşüncesini kısaca belirtikten sonra Hz. Osman için kullandığı ifadelere bakalım. Hz. Ömer’in örnek yönetiminden söz ettikten sonra şöyle demektedir:

         “İslâm esasları çerçevesinde kalmakla birlikte bu durum Hz. Osman’a çok yaşlandığı bir zamanda geldi. Etrafında bulunanlardan Mervan bin Hakem işleri İslâm’dan uzak bir şekilde yürütmüştür. Hz. Osman’ın yumuşak huyluluğu ve akrabalarına karşı şefkati de ashabın tasvip etmediği hoş olmayan bazı tasarrufların olmasına bir tür katkıda bulunmuştur. İslâm’ın elinden çektiği fitnede bu tasarrufların etkileri ve sebep olduğu gelişmeler büyük olmuştur.” Daha sonra damadı Haris b. Hakeme, Mervan b. Hakeme, Hakem b. El Asa ve benzerlerine yaptığı bağış ve iktaları belirtikten sonra başta Hz. Ali olmak üzere ashabın ona itiraz ve uyarılarını zikretmekte, Hz. Osman’ın Ebu Zerr gibi bazı sahabelere karşı tutumunu belirtmekte ve şöyle demektedir.

         Osman (r.a)’dan özür dileyerek belirtelim ki, hilafet ona çok geç bir zamanda geldi. Kendisi seksen yaşları civarında, Emevi ailesi de etrafında dolaşmaktaydı... Yeryüzünde onlara tanıdığı imkanlarla fiilen Emevi devletini geride bırakarak Hz. Osman Rabbinin rahmetine kavuştu.”

         Buna benzer sözleri büyük İslâm alimi ve tarihçisi Celaleddin Suyuti de Tarihül-Hulefa adlı eserinde şöyle belirtmektedir. “Zühri şöyle diyor: Osman on iki yıl halife kaldı. İlk altı yılında halk kendisinden yakınmadı. Kureyş onu Ömer’den daha çok seviyordu. Çünkü Ömer onlara sert davranıyordu. Osman ise yumuşak davrandı ve ilgilendi. Sonra işi gevşetti. İkinci altı yılında akrabalarını iş başına getirdi. Mervana Afrika gelirinin beşte birini verdi. Akraba ve yakınlarına mal bağışladı. Allah’ın gözetilmesini emr ettiği sılayı rahmi tevil ederek şöyle dedi: Ebu Bekir ve Ömer bu konuda tasarruf haklarını işleme koymadılar. Ben ise hakkımı aldım ve akrabalarıma verdim. Halk bu işlemini yadırgadı. Said b. Müseyyeb şöyle der: Osman kavmini çok severdi. Beni Ümeyyeden Resulüllah’a yakınlığı olmayan kimseleri yönetimin başına getirdi. Eleştirildiği halde onları azletmiyordu.”

         Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama biz bu kadarıyla iktifa ediyoruz. Ve Seyyid Kutub’un diğer İslâm alimlerinden farklı veya aşırı şeyler söylediğini ileri sürmek doğru değildir.

         Yani anlayacağınız yeryüzünün neresinde zulme, tuğyana, emperyalizme başkaldıran biri varsa bu zalimlerin iftiralarına hedef olmuşlardır. Onlar istiyorlar ki, herkes onlar gibi din maskesine bürünerek hükümetlerden aldığı kredilerle köşeyi dönsünler, fakat İslâm alimleri bunu yapamazlar. Müslümanlara Müslüman, Kafirlere de Kafir ahlakında görünen, kafirce Müslümana vuran namazlı, niyazlı yarım Müslümanlara sırtlarını dayayıp gazetelerinin tirajını yükseltip, elde ettikleri kredilerle holdingleşenler tabiatıyla izzetli Müslümanların yaptıklarının yapamazlar.

         Bizim kimseyle şahsi olarak alıp vermediğimiz yoktur. Kimseyle de polemiğe girmek niyetinde de değiliz. Sorunumuz İslâmdır. Sorunumuz yıllar boyu İslâm adına halkımızı sömüren, cehaletlerinden faydalanan bu zalimlerin gerçek yüzlerini mazlum halkımıza anlatıp uyarmaktır. Hayatını hiç çekinmeden yüce İslâm için feda edebilen muhterem zatlara yapılan iftiraları elimizden geldiğince cevaplamaya çalıştık. Bunu da sır bir görev olarak algıladığımız için yaptık. Zira az veya çok hepimizin düşünsel dünyamıza katkıları olan mümtaz şahsiyetlerdirler. Bu gün ülkemizde kendisine, toplumuna yaralı olmak isteyen her Müslümanın yetişmesinde mutlaka bu zatların eserlerinin büyük bir etkisi vardır. O yüzden bunlara yapılan iftiralar aynı zamanda onlardan beslenen bizlere de yapılmıştır. Biz hakkımızı bu zalimlere helal etmiyoruz.

       Rahmetle andığımız Şehid Seyyid Kutub hakkındaki bu yazımızın sonuna geldik. Zan edersem ona yapılan iftiralara cevap vermek, onu layıkıyla anmak ve anlamaktır. Yoksa hayatını anlatmakla elimize bir şey geçmez. Önemli olan onun fikirleri ve ona yapılan iftiralara cevap vermektir. Şayet kendisine yapılan iftiralara azda olsa cevap verme konusunda bir katkımız olmuşsa kendimizi bahtiyar kabul edeceğiz. Ve üzerimize düşen görevi yerine getirerek onu layıkıyla anmış olacağız. İnşallah iftiralar konusunda malum kişilere kanan kardeşlerin şüphelerini gidermeye vesile olmuşumdur. Allah’u tealadan bizleri Onun ve diğer aziz İslâm şehidlerinin şefaatlerinden mahrum etmesin.

         Ve şu duayla yazımıza son veriyoruz.

         Allah’ım bizi hakkı hak bilip hakka itiba eden, batılı batıl bilip batıldan teberri eden salih kullarından eyle.

     

     

                                                                       

    2 YorumYorum yaz!Bağlantı

    21/2/2007 - Seyyid Kuttub'un Hayatı

    Kategori: Tarih-Siyer

    Seyyid Kutub
    (1906-1967)

    Haci ibrahim Kutub'un oglu olan Seyyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasina bagli Kalia köyünde dünyaya geldi. Babasi köyde, sayilan bir kisi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi.
    O zaman bu partinin baskanliginda Mustafa Kamil vardi. Haci Ibrahim Kutup ziraatla ugrasir, elde ettigi mahsulün bir kismini satar bir kismini da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve sefkatiyle çok tesir etmisti.
    Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adli iki kiz kardesiyle Muhammed adinda küçük bir de erkek kardesi vardi. Daha Kahire'de okurken babasini kaybedince, annesinin ve kardeslerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yikilmis oluyordu. O cia bu durumdan oldukça sikilmisti. Bu sikintidan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye tasinmaya razi eder ve Kahire`ye tasinirlar.
    1940'da annesinin ani vefati Seyid Kutup'u oldukça etkilemisti. Kendisini. hayatta yalniz hissetmeye baslar. Bu konudaki duygularini bizzat kendisi bazi kitaplarinda anlatmaktadir.

    SEYYID KUTUB'UN HAYATININ DÖNEMLERI
    Seyyid Kutup'un hayatini dört ana bölümde toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi dogumundan 1919'a kadar olan bölüm. Seyyid Kutup bu devrede babasinin itinali dini terbiyesi altinda yetismisti. Bir tarafta köylerindeki medreseye devam ederken bir taraftan da babasinin özel terbiyesindeydi. Daha on yasina gelmeden Kur'an-i Kerim'in tamamini ezberlemisti.
    Seyyid Kutup'un hayatindaki ikinci dönem ise 1920 ve 1939 arasindaki zamani içermektedir. Bu dönemde Kahire'ye giderek liseyi bitirir ve üniversiteye "Darul Ulum"a girer. Darul Ulum'a girmesindeki maksadi arap dilinde ihtisas sahibi olmakti. Kardesi Muhammed Kutub'un "Küçük Çigliklar" adli kitabinin önsözünde de anlattigi gibi Darul Ulum'da dört sene okumustu. Burada okutulan dersler ise Tarih, Cografya, Arap edebi-
    yati, Ingilizce, Sosyaloji, Matematik, Fizik, Felsefe ve dini ilimlerdi.
    Seyyid Kutup'u okutan hocalarin basinda ise Mehdi Allame geliyordu. Bu zat Seyyid Kutup'un "Sairin hayattaki görevi" kitabinin ön sözünde sunlari diyor: "Seyyid Kutup'un benim talebem olmasi bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Eger hayatta benim ondan baska talebem olmasa bile onun varligi mutluluk olarak kafidir."
    Darul Ulum'dan mezun olduktan sonra Milli Egitim Bakanliginda müfettis olarak görev alir.
    Fakat bir yazar olarak görevini daha iyi yapabilmek için görevde fazla kalmayarak istifa eder. Bu siralarda hemen hemen her konuda kendisini yetistirmek için okumaya daldigini görürüz. Özellikle arapçaya çesitli dillerden çevrilmis eserleri incelemekte ve degerlendirmeye tabi tutmaktaydi.
    Çok geçmeden Seyyid Kutup da tipki Taha Hüseyin, Abbas Mahmut Akkad ve Mustafa Sadik Rafi gibi harika bir yazar,olarak ortaya çikiyordu.
    Onun yazilari da tipki ötekilerinki gibi ayni gazete ve dergilerde yayinlanmaya baslamisti.
    Seyyid Kutup'un hayatinin üçüncü merhalesini ise 1939 ile 1951 yillari olusturmaktâdir. Bizim görüsümüze göre bu dönem ayni zamanda Seyyid Kutup'un Islâmi düsünceye dönüsünün de bir baslangici oluyordu. 1939'da "El-Muktatif' dergisi O'nun "Kur'an da Fennî Tasvir" adli bir makalesini yayinlamisti. Seyyid Kutup bu yazisinda bazi ayetlerden örnekler vererek Kur'an'daki sanatsal güzellikleri ve onun üstün icazini ortaya koyuyordu.
    Bu yazisiyla ayni zamanda Kur'an'da icaz olayini inkar eden Akkad'in görüslerinden de ayrilmis
    oluyordu. 1945 yilinda ayni konuda iki kitap yayinladi.
    Seyyid Kutup bu kitaplarinin, almis oldugu dini terbiyenin bir semeresi oldugunu açikça itiraf etmekte, Kur'an'in uslubu ve harikaligiyla kendisini uyandirdigini kabul etmektedir. O'na göre ilmi Kelamin uslubu olan cedel, dinde pek neticeye götürmemektedir. Çünkü akil Kur'an'in inceliklerini ve harikaliklarini tam olarak anlamaktan acizdir. Arkasindan "Sahrada" adli bir kasidesini yayinlayan Seyyid Kutup, burada her seyin bir tertip ve ölçüye göre yaratildigini anlatmaktadir.
    1946'da "Iste Sahtekarlik" diye bir kitabi daha yayinlandi. Bu kitabinda Abdullah Ali el-Kasimi ile iki konuda tartisiyordu. Bunlardan birisi "Insanin yaratmak konusundaki gücü" ikincisi ise "Insanin dinlere inanmasiydi". Akkad ve onun gibileri makalelerinde genelde Abdullah Ali'nin kitabini, dolayisiyla fikirlerini medhederken Seyyid Kutup siddetle tenkit ediyordu. Çünkü Abdullah Ali dinin hayatin gerçeklerine ters oldugunu, dine
    tabi olanlarin gerilediklerini, özellikle Islâmin insani gerilettigini savunuyordu. Iste bundan dolayi Seyyid Kutup Abdullah Ali'nin demogojilerine yazdigi kitapda hücum ediyor, tenkit ediyor ve onlari çürütüyordu.
    7 Ekimn 1946 da Seyid Kutup'un Islâmi fikre baslangiç olarak degerlendirilen "Konum Dersleri" adinda bir makalesi daha yayinlanmisti. Seyyid Kutup bu makalesinde Misir'in toplum yapisinin, siyasi, ahlaki ve sosyal yönlerden tenkidini yaparak, müslümanlari çalismaya çagiriyordu. Toplumun islahi için ne yapilmasi gerekiyorsa müslümanlarin yapmak zorunda olusunun Kur'an'in emri oldugunu söyleyen Kutup delil olarak Al-
    lah'in su ayet-i kerimesini gösterip tefsirini yapiyordu: "Sizden iyiligi emreden, kötülükten sakindiran, bir topluluk olsun. Iste asil kurtulusa erenler onlardir. "

    ISLAMA DOGRU YÖNELIS.
    21 Ekim 1946 bu günkü medeniyeti tenkit ederek onun manevi degerlerden soyutlanmis, sadece maddi bir medeniyet oldugunu delillerle açikliyordu. 1948'in sonlarinda ise "Islâmda Sosyal Adalet" kitabini yayimladi. Kutub bu kitabinda insanligin arzu ettigi gerçek sosyal adaletin Islâmda oldugunu ve hakiki adaletin Kur'an'in
    gölgesinden baska hiç bir yerde olmadigini açik açik anlatarak hayatin her alaninda oldugu gibi edebiyatin dahi Islâmi ölçülerden kaynaklanmasi gerektigini vurguluyordu.

    1949'da Amerika'ya giden Kutub iki buçuk yil kaldi. Amerika'da kaldigi bu müddet içersinde Misir'daki arkadasi Tevfik el-Hakim'e gönderdigi mektuplarda Amerikan toplumunu ve medeniyetini devamli olarak tenkit ediyordu. Çünkü ; bu medeniyette ruhi degerlerden hiç bir sey yoktur, diyordu. Ayni mektuplarinda "El Melik" adli kitabini da tenkit ediyordu. Çünkü Kutup bu kitabi Islâmi fikirlerle yogrulmadan çok önce yazmisti.
    Iste Seyyid Kutup arkadasina yazdigi mektuplarda bu kitabinin tenkidinde, "keske kitabin konusu Yunan felsefesine göre degilde, Islâmi ruhla yazilmis olsaydi. Insallah gelecekteki konular, hayata, kainata ve insana özel bir bakis açisi olan Islâmdan kaynaklanir" diyerek temennilerini de bildiriyordu.
    Buna göre diyebiliriz ki Seyyid Kutup'un bu tarihten sonra edebiyata bakis açisi degismistir. Çünkü hayatinin önceki dönemlerine baktigimizda edebiyati din ile ilgisi olmayan bir güzellik olarak degerlendirmekteydi. Fakat simdi her seyin oldugu gibi edebiyatin da tüm konularini dogrudan dogruya Islâmdan almasi gerektigini söyle-
    mektedir.

    1951 ile 1965 yillarini kapsayan zaman parçasi ise hayatindaki dördüncü merhaleyi olusturuyordu. Kutup bu dönemde edebiyattan tamamen siyrilarak Ihvan-i Müslimin teskilatina katilmisti. Abdulhakim Abidin'in anlattigina göre Seyyid Kutup artik Ihvanin bir fikir elemani olmustu.
    Gerçi yönetici olarak Ihvanda hiç bir makami yoktu ama iyi bir müntesip olarak Ihvanin gazetelerinde ve dergilerinde halki devamli olarak Islâma davet ediyordu. Bir ara, 1954'deki tutuklanmasindan önce "Ihvan-i Müslimin" adli gazetede yazi isleri müdürlügü yapmis, orada yazdigi yazilari bir araya getirerek birçok kitaplar olusturmustu.
    Bu kitaplardan birkaçini burada zikretmeden geçemeyecegiz:
    1- Islâm ve Dünyaya bakis
    2- Iste Din Budur
    3- Istikbal Islâmindir.

    Kutup ayrica Ihvan-i Müslimin gazetesinde din ile devlet islerini birbirinden ayirarak dini siyasetten uzak tutan laik düsünceyi de siddetle tenkit eder, siyaset baskadir, din baskadir sloganinin bir hikaye oldugunu söyliyerek Islâmda böyle bir sey olmadigini haykirir. Çünkü Seyyid Kutup "Islâmin kalplerde bir inanç ve hayat için
    bir kanun oldugunu" vurguluyordu.
    Ezher üniversitesinin Kur'an-i Kerim'i tefsir etmede taklidi tutumunu da açikça tenkit eden Kutub bu konuda söyle diyordu:
    "Bu gün bütün dünya sosyalizm ve kapitalizm gibi belirli sosyal fikirlerin pesinde gitmektedir. Onun için Ezher üniversitesi Islâmi kültürü her yönüyle halka götürmelidir. Ibadette, inanç ve hayatin her alaninda, Islâmin kendisine has, her türlü noksanliklardan uzak ölçülerinin oldugunu izah etmelidir. Ister siyasette olsun, ister iktisatta ve ister cezalarda olsun Islâmin hayatin her konusu için ölçüler koydugunu anlatmali ve Islâmi günlük hayata hakim kilmak için çalismalar yapmalidir.

    SEYYID KUTUB'UN SEHADETI
    Seyyid Kutup Islâma inanmis ve inandigi davanin gerçeklesmesi için de bir çok çalismalar yapmis büyük bir mücahitti. 27 Kasim 1954'de, Ihvan-i Müslimin Misir devlet baskani Cemal Abdunnasir'a suikast girisimiyle itham edildiginde Seyyid Kutup'da Ihvan-i Müslimin saflarina katilmisti.
    Bundan dolayi Ihvan-i Müslimine mensup birçok müslümanla birlikte Seyyid Kutup'da tutuklandi. Yapilan yargilamanin neticesinde Seyyid Kutup'a agir islerde çalistirilmakla birlikte on bes sene agir hapis cezasi verildi. Artik Seyid Kutup Kahire'den bir kaç km. uzakta "Limanneze" hapishanesinde yasamaya baslamisti. On sene hapis yattiktan sonra o zamanin Irak devlet baskani Abdusselam'in Abdunnasir'i ziyaret ederek
    Seyyid Kutup'u serbest birakmasini istemesi üzerine Kutub 1964'de serbest birakildi.
    Hapisten çikan Kutub 1965'de "Yoldaki Isaretler" adli kitabini yayinlayinca tekrar tutuklanir.
    Bu tutuklamada yine Ihvan-i Müsliminden bir çok müslüman vardi. Gerekçe olarakta Ihvan-i Müsliminin devlete karsi darbe girisimini ileri sürerek Ihvani ve Seyyid Kutup'u darbecilikle itham ediyorlardi.
    22 Agustos 1966'da Seyyid Kutup'a idam cezasi verildiginde, Assam el Attarin kitabinda anlattgina göre Kutub bu karari tebessüm ve Allah'a kavusmanin verdigi büyük bir mutlulukla karsilamisti. Muhammed Ali Eenna'nin dedigine göre Seyyid Kutup'un asilmasina asil sebep "Yoldaki Isaretler" adli kitabi idi.
    Seyyid Kutup'a verilen bu idam karari, Islâm alemine yayildiginda Pakîstan'da Karaçi içinde Cemaati Islâminin mepsuplari tarafindan bir yürüyüs tertiplenmis ve olay kinânarak Abdunnasir'dan karari yeniden gözden geçirmesi istenmistir.
    Ayrica yine Pakistan'da "Meclisi Nizami Islâm", "Cemaati Islâmi", "Cemaati Avami"de bu karari ayni sekilde kinamislardi. Diger taraftan Ingiltere'de Rabitatül Islâm, Lübnan'da "Cemaati Islâm" teskilati, Ürdün'de birçok dini sahsiyetler, Sudan'da Seyyid Allal El Fasi ve Istiklal partisi baskani Ahmet el-Hatib, Irak'taki Rabitanin
    baskani Seyh Emcek Eczzehavi ve bir çok Islâm alimleri Abdunnasir'i bu kararindan dolayi kinamis ve vaz geçmesi için ikaz etmislerdi.
    Bütün bunlara ragmen 9 Agustos 1967 sabahi Lübnandaki "Ennebar"gazetesiyle Misir'daki "El-ehram" gazetesi idam haberini su cümlelerle veriyorlardi.

    "...Çelik migferli askerlerden bir grup hazirlanip, agir silahlar artirilarak Kahire hapishanesinin etrafinda bir hisar olusturuldu. Gazetecilerin hapishaneye girisi yasaklandi. Seyyid Kutup idam edildikten sonra da gazetecilerden bölgenin terk edilmesi istendi."
    Seyyid Kutup bir çok kiymetli kitap yazmisti. Basta Kur'an-i Kerimin bir tefsiri olan "Fizilal-i Kur'an" olmak üzere hemen hemen her konuda eseri vardir. Özellikle Islâmi konularda, edebiyat ve egitim konularindaki eserleri daha çoktur.
    Bunlardan hemen hemen hepsi de türkçeye çevrilmistir.

    Allah ondan ve onun gibi mücahidlerden razi olsun.

    Kaynak: Altinoluk dergisi

    sdiar kardeşe katkılarından dolayı teşekkür ederim. Allah arazı olsun.

    1 YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari