Tarihten-Tablolar - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    17/3/2008 - UZAK ŞEHİR HALEPÇE

     

    Vakit, insanlığın doğaya ve zamana meydan okuduğu, bin yıllar öncesinde daldığı vicdan uykusunda uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerdeydi. Günün bereketli ışıkları, ovaya bakan dağların ardından süzülerek bırakırken kendini, ovanın üzerine çöken sis kısa bir süre sonra dağılacaktı. Rüzgar briket damlı evlerin pencerelerinden usulca girip, sabahın ilk soluğunu dağıtacaktı kaderini bilmez insanlara. Gecenin tüm izlerini alıp götürecekti uzaklara.
    Güneş yalayınca yüzünü toprağın, çiy damlalarının yaprakla buluşmasının kokusu duyulacaktı. Sevdanın ve ihanetin üzerini örten ve kendi üzerini bir beton gibi kapatan bu kara yazgı, yine her zamanki gibi dipdiri duracaktı. Çocukların oyunu, kadınların umudu ve gençlerin aşkı... Her şey eskisi gibi olacaktı. Tüm yaşamlardan farklı ve en sade yaşama uzak.
    O gün ovaya mavi sis yerine kara bir duman yayıldı. Gece devam ediyordu sanki. Halepçe uzanırken ovanın içinde upuzun, ova sisli bir geceye durmuş gibiydi: Ölüm gibi kara, ölüm gibi soğuk bir sis çöküyordu üzerlerine.
    Halepçe, herkesin içinde uzak bir şehir
    Halepçe, bir uzak diyar ve kendi uzağında yalnız insanlar
    Halepçe, genç kız kirpiklerinin ardında bekleyen bir damla
    Halepçe soluksuz
    Her şey bir gün içinde başlamadı, bir günde de bitmedi. O gün yaşananlar, ne bir ilk ne de bir sondu. Bir tarihin tüm tortuları ile gelmişti kara sis uzak şehre. Unutulmuş bir şehir değildi belki ama unutulmaya yüz tutmuş yaşamların üzerini örtecekti. Yani Halepçe'nin üzerine çöken kara duman, Halepçelilerin farkında olamadıkları varlıklarını kapatacaktı. Böylece bilinmeyenin ve görülmeyenin üzeri tamamen kapanmış olacak, insanlığın unutamadığı utancı olan Halepçe kalacaktı altında.
    Kara duman şehrin içinde yaşayanlar arasında ayrım yapmadan örtecekti tüm sokakları ve evleri. Bu nedenle kara duman gelmeden önce sanki geleceğini haber vermiş gibi 'Halepçe'den olmayanlar' işgal ettikleri kadar hızlı ayrıldılar o şehirden. Onlar ki, tanrı ve din adına vicdanlardan kan emdiler ve canların pazara çıkarılmasına razı oldular. Halepçe'ye sahip olmak isteyenler, şimdi onu ölüme terk ediyordu ve savaşa hiçbir şekilde katılmamış olan bu insanların öldüklerini hissedecek vakit bile bulamadan nasıl birer birer düştüklerini zevkle seyrettiler.
    Halepçe anlamadı bu oyunu. Kimin için kurulmuştu bu oyun ve kendi rolü neydi? Bilseydi, belki anlardı ölüm gelmeden birkaç saat önce nereye gider bu Allah'ın askerleri? Parayı paylaştığı gibi neden ölümü de paylaşmıyorlardı? Ve neden insanlar birbirilerinin ölümüne göz yumuyordu? Doğanın kuralına uymayan bu duyguyu nereden edindi insan soyu?
    Bilinmez bir kara içindeydi Halepçe. Birazdan yeryüzü ile gökyüzü arasına girecek ve sadece Halepçe'yi alacaktı avucuna. Yaşamın sadece soluk ile sınırlı olduğu bir zamanda yaşıyordu Halepçe. Sadece soluk alıyor ve veriyor. Kendisi için daha fazlasını ne düşünecek ne de isteyecek gücü vardı. O sadece soluk alıyordu. Oysa bu gün onlar için en zararsız olan ve yaşama dair tek yaptıkları soluk almak dahi ölüm getiriyordu onlara. Alınlarından silemedikleri yazgı boğazlarını tutmuştu. Ne masum ne suçlu ne genç ne yaşlı, ne kadın ne erkek ne de çocuk ayrımı yapmadan, utanmadan, sıkılmadan ve hiçbir şeyden korkmadan kapattı üzerini Halepçe'nin.
    Sessiz zamanlara dair bir fotoğraftır Halepçe. Yazgısını çözemeyen insanları anlatır. Ve ne zaman kaybedildiği bilinmeyen insanlıktan bahseder. İnsanların sokaklara sere serpe düştüğü anları gösterir. Artık Halepçe'nin üzerinde gezen mavi bir sis değil soluk kesen bir eceldir.
    Halepçe'liler korku duyacak zamanı bile bulamadan birer birer yığıldılar oldukları yere. Bazıları yürürken, bazıları oynarken, bazıları kapı önünde bahar güneşini duyumsarken. Kimisi kucağındaki torununu kurtarmak istedi, kimisi evinin dışına çıkarken eşiğe düştü, kimisi ise bebesini emzirirken kapattı gözlerini, bebesinin ağzı memesinde.
    Fotoğraf bir savaş filmini andırır. Ancak bu filmde yakılmış yıkılmış evler, ateşler, mermiler, kan yok. Sadece oldukları yere yığılan her yaştan insan var. Savaş filmine benzer olan bir tek yan bu, o da ölü insanlar. Birbiri ardına düşen ölüme vakitsiz yakalanmış savaş ülkesi insanların hiçbiri silaha dahi dokunmamışlardı. Hatta savaşın taraflarını dahi tanıyamamışlardı. Halepçe'de ölüm, kadın, çocuk ve yaşlılara mı gelirdi? Savaşmayan ama savaşın sonuçlarını çeken insanları nereden tanıdı acımasızlık?
    Rengarenk elbiseleri, uzun saçları ve ay yüzleri ile kadınlar yatıyor yerde. Savaşı ne onlar başlattı, ne de ona ölüm getiren bir kadındı. Kadınlar, yaşamın soluk ile sınırlı olan zamanların ağır hesabını ödüyorlardı. Tıpkı fakir, vatansız ve ufuksuz insanlar gibi. Halepçe kadınları... Diğer kadınlar gibi duyumsayan, hisseden ve mutluluğu görmek için hayat boyu çırpınan güzel kadınlar.
    Güzellikleri aynada suretti, omuzlarında asırların yükü, rüzgar esince boynu bükülen gül dalı, saçları gece karası hazine, gözleri yıldız dolu sema.
    Yaşlılar. Torunlarını kurtarmaya çalışan, yaşayamadığını kundağa sığdıran. Yaşam ne yıl hesabıydı onlar için ne de tecrübe bilgeliği. Doğum ile ölüm arasındaki zaman dilimi, göz açıp kapama kadar kısa, acıları ise asırlara sığdırılamayacak kadar derindi. Yaşlılık yüz çizgilerinin aynadaki aksinden öte değildi. Bakışları yağmur yemiş gece vurgunu, elleri yabancı türkü.
    Ve çocuklar... Çocukluğun ne sınırı ne de vatanı vardır. Onlar her coğrafyada her zamanda ve her rejimde çocuktular. Savunmasız ve temiz. Ama Halepçeli çocukların tek bir farkı vardı, onlar atalarının bin yıllardır süregelen lanetlerini taşıyorlardı yüzlerinde. Ölüm sokak kadar yakın iken, onlar sonsuzluk kadar uzaktılar ihanete. Suçlu doğar mı insanlar? Ama nedense suçlu doğmuştu Halepçe çocukları. Masum gülümsemeleri karanlığa takılı kalan, soğuk duvarlara çarpan ürkek bakış, korku ile cesaretin çizilmemiş sınırı, kuş kanadı yürek.
    Uzak şehir Halepçe. Herkes kendi uzaklığında ve insanlık Halepçe'ye aynı uzaklıkta.
    Kara duman Halepçe'yi kapattı kapatalı mavi sis bir daha da uğramadı Halepçe'ye. Silah sesi ile gelir diye bekledi geride kalanlar. Kimisi kalemle gelir diye bekledi, kimisi yasayla gelir sandı. Bazıları ise birileri insanlık adına uğrar diye sabırla bekler.
    Halepçe adı katliamla anılalı, ihanete uğrayalı, kimsesiz kalalı, kaç yıl saydı? Acılarını, ot bitmeyen topraklarının çoraklığından, sakat doğan çocuklarının öfkelerinden ve onları hiç tanımayan insanlığın duyarsızlığından alırlar. Gülümsemeleri bahar yelidir, umutları çınar kökü.
    Mavi sisi beklerler her tan atışında, gül açtığında, su aktığında, bebelerin ilk çığlığı koptuğunda.
    Halepçe!
    Herkese biraz uzak şehir...


    DORŞİN POYRAZ

     

    http://www.mizan.de/

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    21/8/2007 - UMMU SÜLEVM BİNT MİLHÂN (R, ANHÂ) -1-

     

    Kendisiyle evlenmek isteyen Ebû Talhâ'dan meh r olarak müsliiman olmasını isteyen ve Rasulüllah'm : «Cennet'e girdim. Bir ayak sesi duydum. Bu nedir? dedim: Bu «er-Rumeysâ Bint Milhân'dır» diye cevap verdiler» buyurduğu cennetlik sahâbîdir...

    Neccar oğullarından Milhan b, Hâlid'in krzı ve Ummu Harâm'ın k z kardeşi olan ve künyesi Ummu Süleym olan sahâbînln ismi; Gumeysâ veya Rümeysâ'dır. Ummu Süleym, Mâlik b. Nadr'ia evli idi. Enes b. Mâlik bu evlilikten doğmuştur...

    Er-Rumeysa evinden ayrılmakta olan oğlu Enes İbn Malik'i uğur­lamak İçin ayağa kalktığında, Rasulüllah'm şehri, (Medine) ay ışığına boğulmuştu. Ummu Süleym oğlunu kucaklayarak:

    — Allah seninle olsun, seni korusun ve bize salimen geri göndersin, dedi.

    Ummu Süleym Bint Milhan, ciğerparesini uğurlarken, Medîne so­kaklarında gözden kayboluncaya 'kadar ayakta durup bekledi.. Daha sonra kapıyı kapatıp minderinin üzerine oturdu. Hatıralar zihnine akın etti...

    Kendini Ensar'ın ilk müslümanlarıyla birlikte müslüman olup Ra­sûlüllah'a bey'at ettiği günde buldu... O sırada kocası Mâlik İbnu n-Nadr İbn Damdam yoktu. Dönünce ona :

    —Sen dinden çıktın, sapıttın mı? dedi. Ummu Suleym :

      Ben dinden çıkmadım ve sapıtmadım. Fakat o zâta îman ettim, dedi.

    O, oğlu Enes İbn Malik'e :

    —la İlahe illallah» de. «Eşhedu enne Muhammeden Rasûlüliah» de cümlelerini yavaş yavaş söylemeye başladı...

    Mâlik İbnu'n-Nadr Ummu Suleym'e :

    —- Oğlumun İtikadını bozma, dedi. Er-Rumeysa :

      Ben onun itikadını bozmadım, diye cevap verdi.

    . Mâlik İbnu'n-Nadr öfkelenip Şam'a doğru yola çıktı. Karşısına bir düşman çıktı ve Malik'i öldürdü. Onun ölüm haberi er-Rumeysa'ya ula­şınca şöyle dedi  :

      Çocuğum sağ olarak memeyi bırakmcaya kadar onu kesinlikle memeden ayırmayacağım. Enes bana emretmedikçe ve o: Annem gö­revini yerine getirdi, Allah benîm yüzümden ona hayırla karşılık ver­sin, annem bana iyi bir velilik yapmıştır, demedikçe evienmiyeceğim.

    Enes İbn Malik memeyi terketti. Ebû Talhâ (Zeyd İbn Seni İbni'l-Esved) Ummu Suleym'e evlenme teklifi yaptı. Ebû Talhâ müşrik oldu­ğu için Ummu Suleym :

    —Enes bulûğa erip büyüklerle birlikte oturmadıkça evlenmem diye cevap verdi.

    Enes İbn Mâlik sekiz yaşına varınca Ebû Talhâ gelip er-Rumeysâ1-ya:

    —Enes artık büyüklerle birlikte oturmaya'başladı, dedi. Er-Rumeysâ:                            

      Sen, sana zararı ve faydası olmayan bir taşa tapmayı nasıl uy­gun görürsün?! Bir marangozun, getirip senin için yonttuğu bir ağaç parçasının sana ne zararı, ne faydası dokunur?!» dedi.

    Ebü Talhâ susup cevap vermedi. Ummu Suleym şunu da ilâve etti:

     —Yerden biten ve filân oğullarının habeşî kölesi tarafından yon­tulan bir şeye tapmaya utanmaz mısın? Bir müşrikle evlenmek bana yakışmaz. Ebû Talhâ; Sizin tapmakta olduğunuz putlarınızı marangoz Abd-i Âl-i filânın yontup yaptığını ve ona bir ateş parlatacak olsanız, onun tutuşup yanacağını bilmez misin? Ebû Talhâ şöyle cevap verdi:

      Bırak da düşüneyim...

    Ummu   Suleym, sözünün  onu etkilediğini   zannetti... Ebû  Talhâ onun yanma tekrar döndüğünde er-Rumeysâ şöyle dedi:

    —Ne yaptın?

    Ebû Talhâ sustu. Ummu Suleym :

      Ebû Talhâ! Senin gibisi rededilmez ama sen kâfirsin, ben de müslüman bir kadınım, seninle evlenmek bana uygun düşmez, dedi.

    Ebû Talhâ :

    —Senin, benimle evlenmene engel olan şey bu değil?

    Ummu Suleym sordu:

    —Peki, benim seninle evlenmeme engel olan nedir?

    Ebû Talhâ :

      Sarı ve beyaz [yani altın ve gümüş) diye cevap verdi.

    Ummu Suleym :

      Ben ne sarı ne de beyaz istiyorum, senin müsiüman olmanı is­tiyorum, Allah ve Peygamberi şahit olsunlar ki, müslüman  olursan senden bir pul almadan seninle evleneceğim, dedi.

    Ebû Talhâ

      Bana bu konuda kim yardımcı olur? diye sordu.

    Ummu Suleym:

      Bu konuda sana Rasûlüliah (S.A.V) yardımcı olur, dedi;,

    Ebû Talhâ  Hz. Peygamber'!  aramak üzere  yola çıktı.  Rasûlüllah (S.A.S) ashabının arasında oturuyordu. Ebû Talhâ'yı görünce :

      Ebû Talhâ alnındaki İslâm'ın nuruyla size geldi, dedi.

    Ebû Talhâ Rasûlüllah'a Ummu Suleym'in söylediğini anlattı ve:

    —Eşhedu en lâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Rasûlullah, dedi.

    Ebû Talhâ er-Rumeysâ'ya dönüp :

      Artık ben de senin dinine girdim, dedi. Ummu Suleym oğlu Enes'e :

      Enes! Kalk, Ebû Talhâ'yı evlendir, dedi.

    Böylece Ummu Suieym Ebû Talhâ'yla evlendi. Onun mehri İslâm oldu...

    Ummu Süleym bu evlilikten bir çocuk dünyaya getirdi ve çocuk büyüyüp yürümeye başladı. Ebû Talhâ bu çocuğu (Ebû Umeyr'i) çok severdi..

    Babası Ebu Talhâ bahçelerinden birinde.yken Ebû Umeyr hastalan­dı ve öldü. Ummu Suleyrn çocuğunu yıkayıp kefenledi, kokuladı ve üze­rine bir örtü örttü. Ev halkına da şöyle dedi:

      Sakın Ebû Talhâ'ya oğlunun öldüğünü ben kendisiyle konuşma­dıkça söylemeyin. [Çünki, Ebû Talhâ o gün oruçlu idi).

    Ebû Talhâ geldi ve :

      Çocuk nasıl? diye sordu. Ummu Suieym :

      Rahatladı, deyince, Ebû Talhâ çocuğun gerçekten iyileştiğini sandı.

    Ummu Suieym akşam yemeğini ve içecek şeyler getirdi. Ebû Tal­hâ yeyip-içti. Ummu Suieym, o güne kadar hiç yapmadığı şekilde öze­nerek süslendi, süslü görünmeğe çalıştı. Ebu Talhâ daha sonra hanı-mıyla yatıp bu ihtiyacını da yerine getirdi. Sabah olunca, er-Rumeysa :

      Ebû Taihâ! Görmedin mi? Falanca aileyi? Faydalanmak için, al­dıkları emâneti gidip istediğim zaman, ağırlarına gitti, dedi.

    Ebû Talhâ :

    —Hiç iyi etmemişler, dedi. Ummu Suieym:

      Senin oğiunun da Allah'ın bir emâneti olduğunu kabul et. Al­lah emânetini geri aldı, dedi.

    Ebû Talhâ, Ummu Suleym'in soğukkanlılığına hiddetlenip:

      Madem öyle, niye beni kendi halime bıraktın da, bu işlere bu­laşmama sebep oldun. Daha sonra da bana oğlum Ebu Umeyr'in öldü­ğünü söylüyorsun, dedi.

    [Ummu Suieym, Peygamberimize İslâmiyet üzerine bey'at eder­ken, ölüye feryâd ve figân etmemeye de bey'at etmiş bulunuyordu).

    Ertesi gün Ebû Talhâ, Rasûlüllah'a gitti ve şöyle dedi:

        Ey Allah'ın Rasûlü! Ummu Suieym bana şöyle şöyle ya Peygamber (S.A.V) :                                                                

      Geçen gecenizi Allah hakkınızda mübarek kılsın. Beni Hak Pey­gamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Ummu Süleym ço­cuğunun ölümüne sabrettiği için, Allah.(C.C3 onun rahmine bir erkek çocuk ilkâ eylemiştir, buyurdu.

    Ummu Suleym, o gece hâmile kalmıştı...

    Enes (R.A) diyor ki : Ummu Suleym çocuğu doğurduğu zaman Pey­gamber efendimiz bana :

    — Annene git söyle; çocuğun göbeğini kestikten sonra, onu yanı­ma göndermeden ona bir şey tattırmasın, dedi.

    Bunun üzerine ben çocuğu kollarımın üstüne alarak Peygamber Efendimize getirdim. Peygamber Efendimiz bana:

    —İyi cinsten üç tane hurma getir, dedi.

    Hurmaları getirdiğimde benden alarak ağzında çiğnedikten sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu. Çocuk da yavaş yavaş emmeye başladı. Peygamber Efendimiz :

    —Medîne'liler hurmayı sever, diye bir latife yaptıktan sonra:

    —Al onu götür ve annene söyle: Allah, ömrüne bereket koysun ve onu analı babalı büyüüterek sâlih ve takva sahibi kimselerden kılsın, buyurdu ve çocuğun adını da Abdullah koydu.»

    Peygamberimizin duası bereketiyle Abdullah'ın dokuz (veya yedi) oğlu olmuştu ki hepsi de Kur'an-ı Kerîm'i okumuş, hatm etmişlerdi...

    Ensardan bir müslüman diyor ki : «Ben Hz. Peygamberin duasının neticesini gördüm, o geceden Ebû Talhâ'nın oğlu Abdullah doğdu. Onun da on tane çocuğu oldu.»

    Um mu Süleym'in çocuğu öldüğü halde, kocasına duyurmayacak kadar sabır ve cesaret göstermesi büyük bir meziyettir. Kocası oruç­lu olduğundan, şayet oğlunun öldüğünü duyarsa üzüntüden yemek yi­yemez, daha da perişan olur, düşüncesiyle bu acıya sabretmiş, söyle­memiştir. Bu onun aynı zamanda Allah'ın kaderine olan teslimiyetini de gösterir. Yoksa hangi anne çocuğuna şefkat duymaz ki?!

    Kureyş; Ehâbiş onlara itaat eden Kinâne ve Tihâme kabîleleriyle Bedir'in intikamını almak için geldiklerinde Rasûlüllah (S.A.V) onları Uhud'da karşıladı.. Rasûlüllah (S.A.V) savaşa çıkarken Ensâr'dan bazı kadınlar, hastalara su vermek, yaralılara hizmet ve tedavi etmek için beraberinde bulunuyorlardı... Ummu Suleym ile Hz. Âîşe (r. anhümâ) su tulumlarını taşıyorlar ve susayanların ağızlarına su döküyorlardı.. Su tulumları boşalınca tekrar gidiyorlar, doldurup geliyorlar, yine susa­yanların ağızlarına boşaltıyorlardı. Susuzları suladıktan sonra1 er-Ru-meysâ yaralıları tedavi ediyordu...

    Enes (R.A) anlatmaktadır;

    «—Uhud savaşında ashab, okçuların emre itaatsizliği yüzünden yenilgiye uğrayıp Hz. Peygamber (S.A.V)'in yanından dağılmışlardı... Yalnız Peygamber Efendimizle on iki kişi sebat ettiler. Bu çok tehlikeli savaş ânında Hz. Aîşe ve annem Ummu Süleym (r. anhâ) (tesettür em­ri henüz gelmemiş olduğu için) kollarını sıvayıp hizmet ediyorardı.. Ayak bilezikleri görünüyordu. Devamlı olarak ve hızla sırtlarında kır­balarla su taşıyıp yaralıların ağzına boşaltıyorlardı. Kırbalar boşalınca son derece bir çeviklikle geri dönüp bir daha dolduruyor ve acele ola­rak gelip yaralıların ağızlarına boşaltıyorlardı...»

    Sa'sa'a oğullarının efendisi mızrak oyuncusu Ebû Berâ İbn Azib

    İbn Âmir Medine'ye geldi. Hz. Peygamber'e (S.A.V) bir hediye verdi. Rasûfüllah (S.A.V) hediyesini kabul etmeyip şöyle dedi :

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    15/8/2007 - SUMEYYE BİNT HABBAT [R. ANHÂ)

     

    İslâm'ın İlk Kadın Şehidi Habbâî'm Kızı Sumeyye (R. Anhâ)'

    Ammâr İbn Yâsir'in annesi Sumeyye Bint Habbât'tır. Ebu Huzeyfe İbnu'l-Muğîre'nin azatlı kölesiydi. Yâsir, kardeşini aramak için Ye-men'den gelip, Mekke'de yerleşmiş ve Ebû Huzeyfe'nin müttefiki idi. Ebû Huzeyfe, Sumeyyeyi Yâsir'le evlendirdi. Sumeyye Ammâr'ı doğu­runca Yâsir'i âzât etti. Yâsir oğiu Ammâr, Abdullah ve hanımı Sumey­ye İslâm'a ilk girenlerdendir.

    Sumeyye, İslâm'da ilk yedi kişinin yedincisiydi. Mekke'de müslü-rnanlıkiarını açığa vuran ilk yedi kişi şunlardı: Rasûlüllah (S.A.V), Ebû Bekr, Bilâl İbn Rabah, Habbab İbnu'l-Erett, Suheyb er-Rûmî, Ammâr İbn Yâsir ve Sumeyye Bint Habbât,_ Peygamber'i (S.A.V) amcası Ebû Tâlib himaye etmiş ve ona yardımcı olmuştu. Ebû Bekr'i de kabilesi Teym oğulları korumuştu. Diğerlerine jse kabîleleri, hapsetmek, döv­mek, aç ve susuz bırakmak suretiyle işkence etmek ve yeni dinînden döndürmek üzere saldırmışlardı. Sıcak yaz gününde onlara demir zırh­lar giydirirlerdi., İşkencenin şiddetine kendileri bile dayanamazlardı. Ebû Cehl İbn Hîşam müşrikleri buna teşvik ederdi. Şerefli ve güçlü bi­risinin müslüman olduğunu duyarsa, ona gelir:

    — Bundan sonra görüşüne itibar edilmiyecek ve şerefin düşecek, derdi.

    Eğer müslüman olan tâcirse :

    —Senin ticâretini kesada uğratıp malını yok edeceğiz, derdi.

    Eğer zayıf birisiyse, onu tehdit ederdi.

    Yâsir ailesini, dininden döndürmek için işkence yapıyorlardı. Fakat onlar küfre dönmediler. Ebu Huzeyfe Muğîre onlara tehdit ve iş­kence yağdırıyordu... Bathâ'da Yâsir'e ve Ammâr ile Sümeyye'ye iş­kence yapıldığı sırada, Rasûlüllah da (S.A.V) Yâsir ailesinin yanına uğ­rayıp :

    «— Yâsir ailesi sabredin. Size cennet vâdedilmiştîr,» diyordu.

    Yâsir müşriklerin söyletmek istedikleri şeyleri söylemedi. İsla-mın şerefi için ölmeyi göze aldı.. Ve müşriklerin işkenceleri altında şehîd oldu.

    İslamda ilk erkek şehîd, Yâsir idî.

    Yâsir'in oğlu Abdullah da okla vurulup yere düşürüldü ve şehîd edildi...

    Sumeyye Bint Habbât; çok yaşlı ve zaif olmasına rağmen -diniiv den döndürülmek için- yapılan en ağır işkencelere katlanır, müşrikle­rin yaptırmak istediklerini yapmaz, İslamin şerefi için ölmeyi göze alır, müşriklerin söyletmek istediklerini söylemezdi..

    Kocası Yâsir, işkencelerle şehîd edildikten sonra, Ebû Cehil'in amcası Ebû Huzeyfe İbnu'l-Muğİre, işkence etmesi için onu Ebû Cehl'e vermişti. Ebû Cehl ona :

      Nasıl atalarının İlâhlarını terkeder de Muhammed'in ilâhına tâ­bi olursun? dedi.

    Sumeyye Bint Habbât:

      Bana hidâyet vermişken benimle Allah hakkında mı tartışıyor­sun? dedi.

    Ebû Cehl de ona :

      Bana şu ilâhını göster bakalım! dedi. Sumeyye Bint Habbât:

      «Gözler onu görmez. O bütün gözleri görür, o latiftir, haber-dârdir.» [1][1]diye cevap verdi.

    Ebû Cehl ona :

      Lâfa yemin olsun, Muhammed seni büyülemiş, dedi. Sumeyye Bint Habbât:

    —Aksine o beni nûre ulaştırdı, dedi.

    Ebû Cehl ona :

    — Sen güzelliğine aşık olduğun için Muhammed'e îman ettin, dedi.

    Sumeyye ona hakaret etti. Bunun üzerine Ebû Cehl de onun önüne mızrağı saplayıp şehîd etti...

    Böylece Sümeyye İslamda ilk kadın şehîd oldu..

    Sümeyye Bint Habbât, ecrini ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek en kıymetli varlığı olan canını Allah (C.C) yolunda hiç gözünü kırpma­dan feda etmiştir. Onun îmanı bunu gerektirmişti..

    Sümeyye Hatun, Allah (C.C) yolunda canını böyle feda ederken, bugünün müslümanları Allah (C.C) yolunda, İslam için nelerini feda edebiliyorlar acaba?! Canlarımızı feda edebiliyor muyuz? Sümeyye (r. anhâ) gibi evlatlarımızı feda edebiliyor muyuz? Hattâ ve hattâ mal­larımızı bile feda edebiliyor muyuz acaba?!..

    Günümüz kadınları ise; modadan, elğenceden, gezip-tozmadan, süslenmeden, dedikodudan vesâir boş şeylerden vakit bulup ta Allah'a kulluk ve ibâdet bile edemiyorlar.. Veya gerek görmüyorlar!...

    Bunun yanında bazı müsiüman kadınlarının, bu mübarek kadın gibi îmanlarında sabır ve metanet göstermeleri imrenilecek bir şey tabiî, asıl mesele kişinin kalbine îmanın bir kere yerleşmesi. Bundan sonra artık herşey ona çok kolay gelir.

    Uğrunda can verilen buna benzer pek çok aşk ve cezbe olayı şim­di de işitiliyor.. Fakat insanın kendini feda etmesi eğer Allah (C.C) yolunda oluyorsa, hak yolda oluyorsa, öldükten sonra başlayacak olan sonsuz hayatta insanın yüzünün ağarmasına vesîle olur. Yok eğer her­hangi bir dünya işi, bir nefis işi uğruna yapılıyorsa o kişinin âhiretini de harap ve berbat eder... [2][2]


    [1][1] Kur'anı Kerîm, En'am Sûresi: 103.

    [2][2] Abdulaziz eş-Şennavi, Sahabe Hayatından Tablolar (Hanım Sahabiler), Uysal Kitabevi: 372-374.

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari