Tefsir-Usulu - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    21/8/2007 - KUR'AN İLİMLERİ Dr. Subhi Salih -2-

    Kategori: Tefsir-Usulu

    Kur'an'ın İsimleri Ve Bu İsimlerin Türetildiği Kökler

     

    Allah Teâlâ vahyine, gerek bir bütün ve gerek parça parça olarak, Arabların sözlerine verdikleri isimlerden farklı isimler seçmiş [1] ve bu isimlerde, kelimelerin ihtiva ettiği sırlarla kök manalarını gözetmiştir. Bunlar arasında ise Kitab ve Kur'an isimleri şöhret bulmuştur.

    Vahyin Kitab ile isimlendirilmesinde, onun yazılarak bir araya getirile­ceğine işaret vardır. Çünkü yazı, harfleri bir araya getirmek  lafizlan yazıya dökmektir. Nitekim Kur'an ile isimlendirilmesinde de, göğüslerde mu­hafaza edileceğine dair işaret vardır. Çünkü nin mastarıdır ve kıratte hatırlama sözkonusudur. Arapça olarak gelen bu apaçık vahiye öyle bir önem takdir edilmiştir ki, sapasağlam korunması ve sapıkların tahrifatından uzak tutulması garanti altına alınmıştır. Çünkü diğer kitablarda olduğu gibi ne sadece yazı ile ve ne de sadece ezbere nakledilmiştir. Aksine onun yazılı olarak gelişi tevatür yoluyla nakline, tevatür yoluyla nakli de, sağlam ve hassas belgelere dayalı yazı ile tesbit edilmişine tam uygundur.

    Bu iki kelime Ârâmi kökenli kelimelerdir. Çünkü bu dilde kitabet, yazmak ve kıraet de okumak manasınadır. Evet bu iki kelime Ârâmî kökenli olmakla birlikte vahyin onlarla isimlendirilmesi gerçekten yerinde ve tabiî olmuştur. Çünkü Hz. Muhammed'e gelen vahiy bütün merhalelerinde sa­tırlara nakşedilmiş ve göğüslerde ezberlenerek korunmuştur.

    Ayrıca bu iki isim arasından Kur'an lafzı daha cok kullanılmış olup da yüce Kitaba özel isim olmuştur. Onun için vahiy vakıasına ve Kur'an'ı ilgilendiren konulara girmeden önce Samı dillerinde kendisine benzer ke­limeler bulunan bu lafzın türetilişi üzerinde durmamız ve Sâmî dilleri ile Arap dili arasında benzerlerinin olup olmadığına bakılmaksızın bu Kitao için isim olarak konan diğer kelimeler üzerinde durmamız uygun olacaktır.

    Âlimler lafzı hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu kelime bazılarına göre hemzeli, bazılarına göre de hemzesizdir. imam Şafiî (öl. 204/819), Ferra' (207/822)[2] ve Eş'arî (öl. 324)[3] hemzeli olduğunu söyleyenlerdendir.

    Şafiî der ki: takısı ile marife kılman Kuran lafzı ne başka bir kelimeden türetilmiştir ve ne de hemzelidir. Aksine bu lafız, Peygamber (s.a.v.) e indirilen kelam için alemdir. O halde Şafiî'ye göre Kur'an lafzıden türememiştir. Eğer bu kelimeden türetilmiş olsaydı, her okunana Kur'an denilmesi gerekirdi. Tevrat ve İncil'e Tevrat ve İncil isimleri verildiği gibi Kur'an-ı Kerim'e de Kur'an ismi verilmiştir. [4]

    b- el-Ferra'ya göre, Kur'an kelimesi, kelimesinin çoğulu olan kelimesinden türemiştir. Çünkü Kur'an'ın âyetlerinden bir kısmı diğerlerine benzemektedir. Bazısı, bazısına karinedir. Ayrıea kelimesindeki harfinin, kelimenin kök harflerinden olduğu açıktır. (Bu da gösteriyor ki, Kur'an kelimesi hemzesizdir. [5]

    c- Eş'arî ve onun görüşünde olan bazı âlimler de der ki: Kur'an lafzı, bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırıp bitiştirmek manasına gelen fiilinden türemiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de sûre ve âyetler yan yana dizilerek biribirlerine eklenmişlerdir. [6]

    Kur'an lafzının hemzesiz olduğu görüşünün, dilde, türetme kuralların­dan   uzak olduğuna hüküm vermek için bu üç görüş yeterlidir. ez-Zecec (öl?311/923) [7] el-Lihyânî (öl. 215/830) [8] ve bir grup îlim ise, «Kur'an» lafzının hemzeli olduğu görüşündedir.

    a- ez-Zeeoâe şöyle der: «Kur'an» lafzı vezninden olup lemzelîdir. Toplayıp bir araya getirme manasına gelen « »yil » keümesin-fen türemiştir. Havuz suyu salıverilmeyip biriktirildiği zaman denir. Çünkü Kur'an-ı Kerim de geçmiş kitapların meyvelerini   kendisinde toplamıştır. [9]

    b- el-Lihyanî ise şöyle demektedir: vezninde hemzeli bir masdar olup manasında olan 'den türemiştir. Bu masdar, ismi mefulün mastarla isimlendirilebileceği kaidesince manasindadır. [10]

    Bu son görüş, görüşierin en güçlüsü ve tercih edilenidir. Lügatte masdarının müradifi bir masdardır. Yüce   Allah'ın [11] sözünde geçen Kur'an bu anlamdadır. [12]

    Araplar cahiliyet döneminde « j » lafzıyla tanıştıklarında onu tilâ­vetten başka manada kullanmışlardır. derken bununla, devenin hiç gebe kalmadığını ve yavru doğurmadığını kastediyorlardı. Amr bin Gülsûm'un [13] sözü de bu  anlamdadır. manasında kullanılışına gelince, Araplar bunu Ârâ-mî asıllı bir kelimeden alıp kullanmışlardır.

    c- Bergtraesser'in belirttiği gibi Ârâmî dilleriyle Habeşçe ve Farsça-nın Arap dilini etkiledikleri bilinen bir husustur. Bu, inkâr edilemez. Çünkü bu diiier Hicretten önce Araplara komşu medenî milletlerin dilleriydi.

    Bu görüşü neden garipseyip doğrulamayalım? Biz biliyoruz ki Ârâmî-cenin çeşitli lehçeleri Filistin, Suriye, Mezopotamya ve Irak'ın bazı bölgelerine hakimdi. Yine biliyoruz ki, dinî dilleri Ârâmîce olan Yahudîlere Arap­ların komşu olması, Ârâmî dilinde pekçok dinî kelimenin yaygınlaşmasını çabuklaştırmıştır. Müsteşrik Krenkovv «İslâm Ansiklopedisi»nde [14] «kitap» kelimesini incelerken buna işaret etmiştir. Blachere, Ârâmice, Sürya-nice ve İbranîce dilinden birtakım kelimeler naklederek Arapların Yahudi­lerle diğer din sahiplerine komşuluklarından dolayı bu kelimeleri kullandık­larını pekiştirir. [15]Bu kelimeler arasında: kelimelerinin de geçtiğini zikredelim.

    Kur'an'ın isimlerinden biri de dır. Allah Tealâ şöyle buyuruyor: [16]. kelimesi Ârâm? asıllıdır. Kelimenin kök manası, ayırdetmek olup bu isimlendirme ile, bu kitabın hak ile batıl arasını ayırt etmesi iş'ar edilmektedir.

    Kur'an'ın isimlerinden bir diğeri ise dir. Şeref manasına gelen bu kelime kök itibariyle tamamen Arapçadır. Yüce Allah   şöyle buyurur:

    Kur'an'ın diğer bir ismi de dir. Yüce Allah şöyle buyurur: [17]. Bu kelime de Arapça olup Kur'anin, vahyedilen ve Yüce Rasûi'ün kalbine indirilen bir vahiy olduğunu da iş'ar et­mektedir.

    Kur'an'ın yaygın ve meşhur isimleri bunlardır. Ancak bazı alimier bu sayıyı kabartarak mübalağaya düşmekte, hatta ez-Zerkeşî, Kadı Şeyzele'-den [18] nakille ellibeş isim zikretmektedir. Hiç şüphesiz o, Kur'an'm isim­leriyle sıfatlarını biri birine karıştırmıştır. Meselâ ona göre Yüce Allah: akilli [19] buyurduğu için isimlerinden biridır. [20]. buyurduğu için «» dir. [21] buyurduğu içindir. [22] buyurduğu için isimlerinden bir diğeri dir. Alimlerden bazısı[23] bu sayıyı doksan küsura ulaştırır.

    Kur'an, -onu hangi isimle isimlendirirsen isimlendir- Peygamber'e (SAV) indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, tilavetiyle teabbüd olunan mu'ciz kelâmdır. Kur'anın bu şekilde tarif edilmesi, usûl âlimleriyle fukaha ve Arap dili âlimleri arasında ittifak edilen bir husustur. [24] (HAFATAYA VAHİY VAKASI)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    15/8/2007 - KUR'AN İLİMLERİ Dr. Subhi Salih -1-

    Kategori: Tefsir-Usulu

    KUR'AN İLİMLERİ

     

    Yeni Baskı Hakkında

     

    Kitobrn rlk baskısı 1958 yılında yapıldı. Okuyucu o baskıda, Kur'onta ilgili koıuıların en hassas atanlarının, öğrenci ve araştırmacıların zevklerini kazanan ve bu konularda birşey-ler öğrenmek isteyen çevrelerce de anlaşılması güç olmayan ilmi ve basit bir uslûb ile an-tcrtrlan üniversitede verilmiş bir seri konferanslara şahit oldu. Bu seb&bie dinî ve ilmî çev­relerde hüsn-i kabul gördi;. Hüsn-i kabul gören bu konferansların dinî yahut ilmî bir et­ken ile veya her iki hususa bir cevap olarak islâml kitaptan yayınlayan yayın evlerince neşredilmesinde hayret edilecek bir taraf yoktur.

    Ancak ben kendim - o baskısı ile - kitabın iki yri boyunca Dmaşk Üniversitesi Ede­biyat Fakültesi «Arab Dili İlimleri» talebelerine verdiğim üniversite ders notlarının derle­mesinden öte birşey ihtiva etmediğini biliyordum. Bu nazari derslerde hedefim, talebelerin elinde, tefsir hakkındaki ilmî çalışmalar için bir anahtar olmasından başka bir şey de de­ğildi. 3u sebeple birinci Daskıya yazdığım kısa önsözde «konulan» arzederken kolay on-loşılırlık ve vecîzliği esas aldığımı açıkça belirtmiştim. Meseleleri derinlemesine işlemeyi ve şumulluğu hedef edinmemiştim. Yine, Kur'anla HgjJi birçok ilmi konuyu basitleştirmek ve İ&lâm-Arab kültürü öğrencilerinden araştırıcıların zihinlerine yaklaştırmak çabasından öte birşey yapmadığımı açıkça beyan etmiştim.

    Bu baskıya gelince, buıada hemen hemen her konu yerfi sayılır. Şayet konuya ilave yapılmamışsa en azından ifadeler yeniden gözden geçirilerek daha düzenli ve daha parlak bir uslûb ile anlatılmıştır. Bu «araştırmaların» taksiminde takip ettiğim metodun okuyucu tarafından güzel ve yeni bir metod olarak karşılanacağını umarım. Çünkü bu incelemeleri, fo&ıltanyla tam bir uyum içerisinde ve mantıkî bir silsile takip edecek şekilde dört bölü­me ayırdım. Birbirini takip eden her bölüm ve içindeki fasıllar her Arabın ve her Müslü-man+n bilmesi gereken Kur'anî meseleleri ihtiva etmektedir.

    İlk bölümü üç faslı ile Kur'an ve Voliye ayırdım. Vahiy vakıasına, geniş yer verdim. Çünkü Kur'an'ı ilgilendiren bu çalışma için vahiy konusu bir hazırlık ve mukaddime duru-murtdodır. Ayni şekilde Kur'an-ın taksit taksit inmesi ve bunun hikmetlerine de geniş yer ayırdım. Öğretimin tedricîliği hususunda derine inmek ile sathîlikler arasını ayırmaya çok büyük önem veririm.

    İkinci bolümde Kur'an tarihine yöneldim. Bu bölümü teşkil eden üç fasılda Kur'amn ceın'i ve yazılmasını izah ettim. Burada müsteşriklerin ve «acemteşme peşinde olanlarına biıçok şüphelerine cevap verdim. En sağlam tarihî vesikaların ifade ettiği şekilde yedi harf konusunu tartıştım. Öyle sanıyorum ki bu harfleri incelerken İslâm âlimlerinin, kötü­sünü iyisinden ayırsınlar cıiye muttali olmalarına değer önemli İslâmî meseleleri dile ge­tirdim. Dilerim anlattıklarımız hayırdan başkası olmasın. Bu bölümün fasıllarının birinde Osmanî Mushaflann geçirdiği tecvîd ve tahsîn yönlerini arzederken Kur'an! resmin (yazı, hareke, noktalama vs.) doğuşu ve gelişimiyle ilgili olarak vardığım bazı yeni tahkikleri ek­ledim. Betki bu ilâveler Arab yazısının gelişimi ve şeklinin islahı üzerinde çalışanlara fay­dalı olur.

    Yukarıda sözkonusu eniğimiz iki bölüm - bu baskıda onlara yapılan ilâvelere rağmen -üçüncü bölüme nozaran fa/ia tafsilâtlı sayılmaz. Bu bölümü, sekiz faslıyla tamamen «Kur'­an İlimleri» ne ayırdım. Bu bölüm yalnız başına kitabın yarısından fazlasını kapladı. As­lında böyle olması gerekliydi de. Çünkü kitabıma «Kur'an İlimleriyle İlgili Etüdler» ismini verdim. Fasıtta-rmın, Kur'an ilimlerinin kendilerini teşkil eden konuları ihtiva etmesi ka­çınılmazdı.

    Bu üçüncü bölüm birçok güzel tahkikatı içermekle ve doyurucu yeterli ilâvelerle ayrı bir imtiyaza sahip olmuştur. Kitabın ilk baskısını okuyanlar bu farklılığı apaçık görecek­lerdir Yapılan bu tetkik ve ilâvelerin en önemlisi; nâsih ve mensuh problemine güçlü ve parlak bir şekilde ışık saçmış olmamızdır. Halbuki birinci baskıda bu probleme yer ver­memiştim. İslâm Âleminin çeşitli bölgelerinde yaşayan âlimleri özellikle bu konuyu büyük bir titizlikle okumaya davet ediyorum. Çünkü bu konunun kavranması ve hedeflerinin id­rak edilmesinde büyük yararlar umuyor ve onda anlatılan meselelerle ilgili samimî ve ilmî eleştirilerini canı gönülden bekliyorum.

    Yine âlimleri «Nuzûl Sebepleri» ve «Mekkî-Medenî» fasıllarını da okumaya davet edi­yorum ki bu bölümlerde eğilimimin doğruluğuna güvenim artsın yahut yanıldığım ve unut­tuğum noktaları tesbit edebileyim. Özellikle başlangıçlarında, nuzûl sebepleri konusunda müelliflerin içine düştükleri mübalağa ve mugalatalara dikkatleri çekiyor ve umumî sebep­leri olan bazı âyetler için hakikî sebepler zikredilmesini reddetmeye meylediyorum, Aslın­da âyetler arası uyum ve sûreler arası ilgiyi keşfedip âyetleri sebeplerinin dışına taşıra-rak nuzûl sebeplerinden iıer birini aşıp insanî «örnekleri» resmetme hususunda zaman ve mekânı takip ederek tarihi sebep ile edebî siyak arasını cemetmenin gerekli olduğu ka­naatini taşıyorum. Ayrıca çeşitli dönemleri: Başlangıç, orta ve son merhalelerden oluşan-Mekkî ve Medeni - merhalelerin altısından bahsederken her merhaleyi diğerinden ayıran konular, merhalelerin tasvir ettiği sahneleri, anlattığı kıssalar ve fasılaları ile lafızlarında-ki nağme ve ahenk hakkında verdiğimiz ölçülere de dikkatleri çekmek isterim.

    «Tefsir» i de bu üçüncü bölümün şümulüne alabilirim. Çünkü bu ilmin meseleleri -tedvin çağından beri - Kur'an meselelerinin ana meseleleri olagelmiştir. Ancak önemine işaret etmek ve sânını yüceltmek için ayrı bir bölüm içerisinde ele almayı tereih ederek ona, konuların en yakını olan «i'câz» konusunu ekledim. Allah'ın Kitabında İ'câz yerlerini onaya koymak için onda beyânî yönü bariz olmayan Kur'an tefsirinin, alınmaya değer bir tefsir olabileceğini neredeyse tasavvur edemiyorum. Bana öyle geliyor ki, İslâm âleminde bulunan dinî konularla ilgili bütün fakültelerle orta dereeeli okullarda beyânî tefsir üzerin­de çalışmaların yapılması gereklidir. Burada özellikle Ezher Üniversitesi ile ona bağlı ens­titüleri, Şam ve Bağdad'duki Şeriat Fakültelerini anmak isterim. Çünkü bu ilmî kalelerde -Allah, zamanın getireceği fitnelerden onları korusun- ilgi duyulan fıkhî yönün, edebî yönün alanına taşarak onu sönük hale getirmemesi bir zarurettir. Çünkü Kur'an'ın edebi ile edeb-lenmek, İslâmî asırların hepsinde hükümlerini bilmeyi tamamlayıcı olarak olagelmiştir. Edebî yönün önem kazandığı cağımızda da bunlardan her bir yönün diğerini tamamlama­sından başka çıkış yolu yoktur.                                            .

    Belki de - bu baskıda - son bölüm olan dördüncü bölümü tefsir ve i'câz konusuna hasretmeye beni sürükleyen sebep budur. Bu bölümde tefsirin doğuşunu ve gelişimini in­celedim. Kur'an'ın Kur'ania tefsir edilmesinin nasıl sağlandığını açıkladım. Bütün bu hu­susların, çağımız i'câz mefhumuyla ilgisini ortaya koymaya çalıştım. Teşbih, istiare, kina­ye ve meçâz nevileri düşüncesi hususunda eski belagat İstılahlarına hayat sunmaya gay­ret ettim. Kur'arıın büyüleyiciliğini - birinci derecede - iç âhenge (mûsikîye) bağlayarak bu ânenge yeni bir fasıl ayırdım. Olabilir ki okuyucu, bu bölümü kısa bulup daha fazla yer ayrılmasını orzu ediyordur. Lâkin kanaatımca bu haliyle, Kur'an'ın hayret verici üstün bir üslûp ile nesir ve şiirin üstün meziyetlerini bir arada topladığı düşüncesini oluşturmaya yeterlidir.

    Allah'tan, bu «incelemeler» de yazdığını her harfi, çizdiğim her satırı ve kendisine da­vet ettiğim her düşünceyi kendi yüce rızası için samimi kılmasını dilerim.[1]


    [1] Dr. Subhi es-Salih, Kur’an İlimleri, Hibaş Yayınları: 11-12.

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    5/8/2007 - TEFSİR USÛLÜNE GİRİŞ -13-

    Kategori: Tefsir-Usulu

    Fasıl Zamiri

     

    Fasıl zamiri, munfasıl ref’ zamiri (özne konumundaki ayrı zamir) şeklinde bir harf olup, her ikisi de marife oldukları takdirde mübtedâ ile haber arasında yer alır.

    Bu durumda fasıl zamiri bazen mütekellim (birinci şahıs) zamiri olarak gelebilir. Yüce Allah'ın: "Ben, evet ben Allah'ım! Benden başka ilah yoktur." (Taha, 20/14) buyruğu ile: "Muhakkak biz saf saf duranlarız." (es-Sâffât, 37/165) buyruklarında olduğu gibi.

    Bazen muhatap (ikinci şahıs) zamiri de kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "Onlar üzerinde gözetleyici sen oldun." (el-Maide, 5/117) buyruğunda olduğu gibi.

    Bazen gâib (üçüncü şahıs) zamiri de kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (el-Bakara, 2/5) buyruğunda olduğu gibi.

    Bunun üç faydası vardır:

    1. Te'kid (ifadeyi pekiştirmek): Çünkü "Zeyd o senin kardeşindir" cümlesi, "Zeyd kardeşindir" cümlesinden daha vurguludur.

    2. Hasr: Bu zamirden önceki ifadenin, zamirden sonra gelecek ifadeye has ve ona munhasır olduğunu anlatır. Çünkü; “Çalışan odur ki başarılı olur” (anlamındaki) ifade, başarının çalışana has olduğunu anlatır.

    3. Fasl ifade eder. Yani zamirden sonra gelen ismin haber ya da tabi olduğunu anlatır. Çünkü "Zeydun el-fâdıl" ifadesinde "el-fâdıl"ın Zeyd'in sıfatı ve haberin sonra gelme ihtimali vardır. Bununla birlikte "el-fâdıl" lafzının haber olma ihtimali de vardır. Eğer "Zeyd huvel’l-fadıl" denilecek olursa, bu durumda arada fasıl zamirinin varlığı sebebiyle fazilet sahibinin Zeyd olduğu anlaşılır.

     

    İltifât

     

    İltifât: Böz üslubunu bir şekilden bir başka şekile dönüştürmek demektir. Bunun çeşitli şekilleri vardır. Bazıları şunlardır:

    1. Gaibten muhataba iltifât (geçiş): Yüce Allah'ın: "Hamd, alemlerin Rabbi, rahman, rahim ve din gününün maliki olan Allah'ındır. Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz." (el-Fatiha, 1/2-5) buyruğunda ifade gaibden sözetmekte iken, "yalnız sana" ifadesiyle muhataba geçilmiş olmaktadır.

    2. Muhatabtan gaibe geçiş şeklinde iltifât: Yüce Allah'ın: "Hatta siz gemilerde bulunduğunuz zaman onlar da içindekileri ... götürüp ..." (Yunus, 10/22) buyruğunda ifade muhatabtan "onlar da götürüp" ifadesiyle gaibe geçiş yapılmıştır.

    3. Gaibten mütekellime iltifat (geçiş): Yüce Allah'ın: "Andolsun Allah İsrailoğullarından söz almıştı. Biz içlerinden oniki de nakîb (temsilci) dikmiştik." (el-Mâide, 5/12) buyruğunda ifadeler, gaib iken "dikmiştik" buyruğu ile mütekellime geçilmiştir.

    4. Mütekellimden gaibe geçilerek yapılan iltifat: Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl." (el-Kevser, 108/1-2) buyruğunda, mütekellimden "Rabbin için" buyruğu ile gaibe geçiş yapılmıştır.

    İltifatın birtakım faydaları vardır. Bazıları şunlardır:

    1. Üslîp değişikliği dolayısıyla muhatabın dikkat etmesini sağlamak.

    2. Muhatabın anlam üzerinde düşünmesini sağlamak. Çünkü üslûbun değişmesi bunun sebebi üzerinde düşünmeye götürür.

    3. Muhatabın usancını ve bıkkınlığını gidermek. Çünkü üslûbun aynı şekilde devam etmesi çoğunlukla usanç vericidir.

    Bunlar bütün şekillerinde iltifâtın genel faydalarıdır.

    Özel faydaları ise, anlatımda sözkonusu edilenlere uygun olarak, herbir şeklinde özel birtakım faydalar ortaya çıkar.

    Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

    Allah Peygamber efendimiz Muhammed'e, onun aile halkına ve bütün ashabına salât ve selâm eylesin.

    Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. 

     

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari