Arafat; marifet, kendini tanıma, kendini keşf etme makamı… Maalesef kimisi kendini zavallı, dilsiz develerin sırtına binerek o mahlûka eziyet ederek kendini keşf etmeye çalışıyor… “Gerçek şu ki, insanların ibadet etmesi için ilk kurulan ev, Mekke’deki o kutsal eve, bütün alemler için hidayet kaynağı olan Kabedir.” (3/96) Yeryüzünde ibadet için kurulan ilk eve, milyonlarca insan akın ediyor. Derken Arefe günü herkes; kadın-erkek, yaşlı-genç, siyah-beyaz, zengin-fakir, dili, rengi, kavmi ne olursa olsun herkes o mahşeri andıran alanda kendisini keşf etmek, bir su damlasından yaratılan kendini anlamaya, geçmişini muhasebe etmeye, kendini aşmak için keşf etmek için toplanmışlardır. Herkeste bambaşka bir duygu, kimi kendi acizliğini, hiçliğini anlayıp gönülden gelen yaşı gözlerinden dışarıya akıtırken, kimisi de hiçliğini ilan edercesine toz-toprak demeden secdeye kapanıp gözyaşlarını toprakla buluşturuyor. Allah’ın müdahil olmadığı bir hayatın, bir yaşantını bir anlamının olmadığının künhüne varıyor. Ve söz veriyor Rabbine, bundan böyle hayatının tüm alanlarına O’nun çizdiği yol ve prensiplere göre düzenleyeceğim diye… Ve akın başlıyor mahşerin bir provası olarak, güneş batımıyla birlikte kimi yaya, kimi binekli olarak Müzdelifeye; Meş’airi Harama doğru kendini bırakıveriyor. Telbiyeler, Tekbirler ve Tahliller birbirine karışarak insanlar ilerliyorlar. Tıpkı Nötron ve Protonların Atom çekirdeğin etrafında dönüşü gibi… Asıl çekirdek ilk kurulan ibadet evine gidip pervane gibi dönmek için aşamalardan geçiliyor. Arafatta kendisini keşf edip, sahibini ve düşmanını tanıyor. Müzdelifeye inip tanıdığı o düşmanla savaşmak için silahını kuşanıyor, silahı için mermi topluyor ve saldırıya geçmek için en uygun zamanı bekliyor. Rahmanın kullarının, gözyaşlarıyla Rablerine yalvarıp-yakardığı ve secdeye kapandığı bir sırada, düşmanının da uyuduğu bir sırada fırlatıyor mermilerini şeytana, içindeki ve dışındaki tüm şeytanlara. İstedikleri kadar güçlü kuvvetli olsunlar o bir Filistinli gibi sapanıyla, elindeki taşla düşmana saldırıyor. Yerüstü ve gökyüzündeki tüm dinleme ve gözetleme araçlarına, nükleer ve Biyolojik silahlarına, yerli işbirlikçilerine rağmen elindeki taşıyla gözlerde büyütülmüş büyük şeytana taş atıyor Allah’ın adıyla. Şeytan ve taraftarlarına rağmen, vesvese ve ayartmalarına rağmen Rabbinin azametini keşf ederek taşlıyor şeytanı, hem de büyük şeytanı ve İnşaallah bir gün büyük şeytan Amerika ve yandaşlarını da, İMF’sini de böyle taşlayıp, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi talan etmelerine fırsat vermeyeceğiz. Yeter ki bizler “Allah o kabeyi, o saygı değer evi, insanların dirilişi, ayaklanma ve huzura duruş yeri yani ibadet merkezi kıldı” (5/97) emrini unutmayalım. Alah Tealanın yarattığı her şey, isteyerek istemeyerek O’nun emirlerine boyun eğer, eğmektedir. Bu gerçek gibi insanlar da ister Arafata kendilerini keşf etsinler ister etmesinler, ister bilerek, anlayarak veya anlamayarak her halu karda çekim merkezine doğru yürüyüşlerine devam ediyorlar. Çekirdeğin etrafında ister istemez dönmek zorundadırlar. Buraya bu kutsal beldeye gelmişler madem, o zaman pervane olmak zorundadırlar, anlasalar da anlamasalar da… Kendilerini o çekirdeğin cazibesine kapıp bilerek ve anlayarak pervane gibi dönerler. Mesut ve gurulu bir şekilde dönerler. Mesut ve gurulular çünkü kendilerini ve Allah’ın düşmanını kovmuşlardır. Gözünü kör etmişlerdir. Artık onları oyuna getirecek kuvveti ve gücü kalmamıştır. Mutlulukları bundandır. Bundandır sevinçleri. Yorgunluğu, uykusuzluğu, üst-başın toz olmasına aldırmayışı şükür makamında oluşundandır. Allah’ın evindedir, ev sahibinden utana sıkıla da olsa istekte bulunma makamındadır. Biliyor ki ev sahibinden ne isterse ev sahibi kendisine ihsan edecek ama istemeye de yüzü yok ki… Geçmişte yaptığı hatalar, günahlar, isyanlar aklına gelince bir türlü isteyemiyor ama öyle bir ev sahibi ki isteklerini biliyor ve insanın yüzüne vurmadan dileklerini yerine getiriyor, bol bol ihsanda bulunuyor. Yeter ki isyankârlıklarına geri dönme diyor ve misafirin gözyaşların silerek teselli eder. Ve misafir bu ikram karşısında sevinç gözyaşlarını döküp, şükür secdesine kaplıyor, söz veriyor ev sahibine artık isyankar olmayacağını, muti bir insan olacağım sözünü vererek, ister istemez ev sahibiyle vedalaşıyor. Ah o vedalaşma… İnsanoğluna en zor en ağır gelen, sevdiğinden ayrılma, vedalaşma anı olsa gerek. Vedalaşma anında artık kelam kar etmiyor, boğaz kuruyor, hiçbir süslü cümle, kelime akla gelmiyor. Bunların hepsin tarif etmek için buğulu gözler, yanaklara damlayan bir gözyaşı her şeyi in içten en güzel şekliyle tarife yetiyor ve artıyor bile. Bakışmak yetiyor, insanın içini yakıyor o vedalaşma bakışı ve anı. Ama vedalaşma mukadderdir, başka çare yok. Bir daha bir daha buluşma ümidi ve özlemiyle istemeye istemeye vedalaşılıyor. Aynen bunun gibi pervane misali ibadet için ilk inşa edilen evden ayrılma da, insanı içten içe yakıyor, bir dahaki buluşmaya kadar özlemini çekiyorum deyip el sallanıyor, üç dört adımda bir geri dönüp, son bir kez olsun gözlerini sevgilisi görsün diye nazar ediliyor ta gözden kayboluncaya kadar… Hasret, özlem ve görüşme ümidiyle gözyaşlarını yanaklarından sile sile uzaklaşıyor. Ama gözden ırak olan gönülden de ırak olmamak şartıyla. Bu kuralı ters çevirere, her dem bu özlemi diri tutarak hicret ediyor, ev sahibinin nehy ettiklerini bir daha işlememek üzere… Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer)
08.12.2008
|