iktibas-Tercume1 - Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem - Blogcu



Tevhid, Adalet, Özgürlük-Bilgi, İnanç, Eylem

Kategoriler

  • Bu Gunun Makalesi
  • Dusunce
  • Hadis-Sunnet
  • Muhhabet
  • Roman
  • Siir
  • Tarih
  • Tefsir
  • Tefsir-Usulu
  • Hadis-Usulu
  • Fikkih-Usulu
  • Fikkih
  • Tarihten-Tablolar
  • Kitabiyat
  • Hafizada-Kalanlar
  • iktibas-Tercume1
  • Deneme



  • NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mehmet Şafi Avcı (Ebuzer) tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Sitemdeki yazıların kaynağı verilmemiş olanların kaynakları bilinmediğindendir. Hak sahipleri talep ettiği anda kaynağı yazılır ya da yazı siteden kaldırılır. Kendi yazılarımın altında ismim vardır. Bu sitedeki yazıların yasalara aykırı kullanımı siteyi değil kullanıcıyı bağlar. Bu site hiçbir menfaat gözetilmeksizin sadece bilgi sağlama amacıyla kurulmuştur ve ticari hiçbir çıkarı yoktur. Ziyaretçilerden tek talebim DUA'dır.

    TAŞ YEŞERMEZ, GEÇMİŞ OLSA'DA NEVBAHAR. TOPRAK OL DA BAK NASIL GÜLLER AÇAR. TAŞ GİBİ İDİN ÇOK GÖNÜL KIRDIN YETER. TOPRAK OL ÜSTÜNDE HOŞ GÜLLER BİTER.

    13/9/2007 - RAMAZAN VE KUR'AN

     

                Hamd “Ey iman edenler, oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de korunasınız diye farz kılındı.” emrini verip bizi her türlü gayrı meşru şeylerden koruyan alemlerin Rabbi olan Allah’a, Selat-u Selam, bizi hem dünyada ve hem de ahirette kurtuluşa götürecek yolu tebliğ eden, ümmetine karşı çok şefkatli olan önderimiz Hz. Muhammed’e (sav), tahir ehl-i beytine, ashabına ve onların mutluluk sebebi olan yolunu takip edenlere olsun.

                Allah’a hamd olsun ki bizi yine içerisinde hayat düsturumuz olan Kur’anı Kerimin nazil olduğu şerefli bir aya, Ramazan’a ulaştırdı. İnşaallah bu ay, Ayeti Kerimede belirtildiği üzere bizi kötülüklerden, şeytani işlerden koruyacak ve bizi Rabbimize yakınlaştıracak ammelere yönelmemizi hızlandıracaktır.

                Malum, Allah Teala ayeti Kerimede “O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayırt eden, hidayet ve deliller halinde bulunan Kur'an onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya erişirse oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredesiniz!” diye buyuruyor. Aslında her şey bu ayette açık bir şekilde beyan edilmiştir. Ramazanın ne olduğu, Kur’anın ne için indirildiğini Rabbimiz bize özlü bir şekilde beyan buyuruyor.

                Ama gel gör ki biz o kutlu sese, emire kulaklarımız tıkamış, kendi heva ve hevesimizin çizdiği rotada hayatımız devam ettiriyoruz. Ne hak ile batılı bir birinden ayırt ediyor ve batıldan teberri edip, hakka ittiba ediyoruz ve ne de irşad ediyoruz kendimizi ile çevremizi. Mürşid olan emirlere uymadığımız içinde halimiz perişan, berbat ve ağlanacak durumdayız ama maalesef üzerimize ağlayacaklarımız da yoklar.

                Her ramazan olduğu gibi bu ramazanda da iç burukluğunu yaşıyoruz. Yüreklerimiz kan ağlıyor. Tabi eğer yürek kalmışsa ve de kardeş bildiği kişilerin ızdırabını his ediyor/edebiliyorsa. İslam coğrafyasının pek çok bölgesi, zalim, müstekbir, kan emici, emperyalist düşmanların saldırısına muhatab oluyor, kanlı ve necis çizmelerinin altında eziliyor. Her gün Müslümanların yaşadığı yerler işgal ediliyor, yer altı ve yer üstü zenginlikleri tüm dünyanın ve de Müslümanların gözleri önünde talan ediliyor. Yer altı ve yer üstü zenginliklerinin talan edilmesiyle yetinmiyorlar işgalciler, mukaddes namuslarına da el uzatılıyor, iffetleri ayaklar altına alınıyor. Kardeşlerimizin çığlıkları semayı titretirken, kendilerine Müslüman diyen bizlerden hiçbir tepki meydana getirmiyor. Sanki biz Müslümanlar, canlı değil de ruhlarımızı teslim etmiş birer ölüyüz. Gerçi ölü ile diri arasındaki fark, olaylara tepki vermesi değil midir? Diri olan insan mutlaka haksızlıklara, zulümlere tepki vermesi gerekir, şayet tepki verilmiyorsa o zaman diriliğin en belirgin alametini yitirmiş ve ölü durumuna düşmüş oluyor. Kürdçe bir söz var bilirsin, “berxedan jiyane”, direnmek yaşamaktır. Ama maalesef bizde o direnme de yok. Sanki işgalciler topraklarımız değil, ruhlarımızı, beyinlerimizi, bedenlerimizi işgal etmiş, kelepçelemişler.

                Filistin’de, Felluce’de, Bağdat’ta, Afganistan’da zulümler devam ediyor. Devam etmek ne kelime. Artık orada işlenen cinayetler kanıksanmış bir duruma gelmiştir. Normal günlük işlerdenmiş gibi artık her sabah ve akşam oralardan gelen ölüm haberlerini izliyoruz. Şayet o sabah ve akşam o bölgelerden ölüm haberlerini duymasak şaşarız.

                Bizler burada sımsıcak evlerimizde, neredeyse kuş sütü eksik dedirtecek mükemmel donatılmış sofralarda sevdiklerimizle iftarımızı açarken kardeşlerimiz iftar açacak kadar güvenli ortamlara bile sahip olamıyorlar. Zor bela, kıt imkanlarla hazırlayabildikleri yoksul iftar sofraları bombalanıyor. İftar sofralarında kendi sevdikleriyle sevinçli bir şekilde oruçlarını açacaklarına, sofralarına kan, gözyaşı ve acı iştirak ediyor.

                Ülkemiz sanki oralardan daha mı iyi? Nisbetten iyi olabilir ama kardeşlerimiz dinlerinin gereğini yerine getiriyorlar diye Müslüman ülkesinde, kafirlerin yapmadığı muamelelere muhatap kılınıyorlar. Allah’ın emri gereğince başlarını öreten kardeşlerimiz, göz göre göre hayattan soyutlamaya çalışıyorlar. Öğretim hakları ellerinden gasb ediliyor. Şehitlerin kanı ile sulanan, kafiri denize döken bu ülkede, denize döktüğümüz kafirlerin rahatlıkla hayatlarını sürdürecek imkanlar temin edilirken, bu vatan uğruna canlarını verenlerin torunları düşman muamelesine tabi tutuluyorlar.

                Değerli kardeşlerim, bacılarım, bütün bunlar neden oluyor? Kafirlerin özgürlüğü kadar bizim de özgür olmaya hakkımız yok mu? Şayet var ama verilmiyorsa bu hakkımız nasıl elde edelim? Şiddete mi başvuralım? Yoksa bu ülkede yaşayanların zihinlerinin değişmesini mi sağlayalım? Şahsen ben ikinci şıkkı tercih edenlerdenim. Sünnetüllahın gereği olarak, bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah’da onları değiştirmez. Bu hem müsbet hem de menfi anlamdaki değişim için geçerlidir.

                Zihinlerin değişim kaynağı mutlaka bu mübarek günde nazil olan Kur’an-ı Kerim olmalıdır. Bunun olabilmesi de Kur’ana bakışımızın, tasavvurumuzun değişmesi gerekir. Şayet Kur’ana bakışımız müsbet olmasa, kesinlikle doğruyu bulmamız da mümkün değildir.

                Müslüman’ın bilinçlenmesinin mihveri olan Kur’anı incelerken, her hangi  bir tarihi veya klasik-Dini eseri incelercesine, geçmişlerin hikayelerini öğrenmek için değil, sanki Kur’an taptaze bize nazil oluyormuşçasına ele almalıyız. Anlatılan; Yusuf, İbrahim, Musa, Harun, Meryem vb.lerinin birer sanal görüntüleri olmalıyız ve o bilinçle Kur’ana yaklaşmalıyız. Gönlümüzü, aklımızı Ona açmalıyız ki O da kendi bilgilerini bize açsın. Elimizden geldiğince “Ayaklı Kur’an” olmaya veya en azından ona özenmeye çalışmalıyız.

                Kur’ani kavramları yine Kur’ani bir şekilde açıklamalı, kendi zihin artıklarımızla o berrak ırmağı bulandırmamalıyız. Zira kavramların tahrifi düşüncelerin tahribine sebebiyet verir.

                Kur’ani bir bilince ulaşabilmek için, her şeyden önce; kitapların sayfalarını kutsallaştırıp hükmünü çiğneyen zihniyeti ortadan kaldırmak gerekir. Zaten bir şeyi pratik hayattan çekmenin yollarından biri onu yüceltip, kutsayarak atıl bırakmaktır. Bu gün Kur’an’ ın başına getirilen bu olay Peygamber için de geçerlidir. Kur’anın pratiği olan Resulünün sünnetini göz ardı ederek yalnız şahsını kutsallaştırılarak;“Üsvetün Hasene” olan temel özelliği iptal edilmiştir. Kur’an Muhammed’ e nazil edildiğinden, Onu Kur’andan kopuk bir şekilde anlayamayız. Bu yüzden “ Ayaklı Kur’an” olan Allah’ın Resulünü @ gereğince tanımamız, bizim Kur’ani bir bilince ulaşmamıza en büyük etken olacaktır.

                Bizi çepeçevre saran ve Kur’anı hakkıyla anlamamızın önünde bulunan engeller çoktur. Şahsımızdan kaynaklanan engeller olduğu gibi, toplumsal olarak da önümüze çıkan engeller mevcuttur. İçerisinde Kur’an nazil olan bu ayda, bu engellerden bir kaçını izah edelim inşaallah.

                1-Kur’anı anlamadan, anlama gayreti göstermeden hatta bunun gerekliliğine inanmadan, sırf sevab kazanmak için ve hatim indirmek için okumak, Kur’anın anlaşılmasının önündeki en büyük engeldir. Kur’anı kendimiz için değil ölülerimiz için okuma anlayışı en yanlış en sakat anlayıştır. Sanki Kur’an dirilere değil de ölülere inmişçesine Kur’ana yaklaşılıyor. Kur’anı okuyup ondan ders alarak hayatımıza yön vermemiz gerekirken, artık yapacak hiçbir şeyi kalmamış ve yapamayacak olan ölülere okuyoruz. Belki de Kur’anı anlaşılır bir şekilde o ölülere okumuş olsaydık bizi yanlarından kovarlardı. Ama şimdi nasıl olsa ölüdürler, istediğimiz şekilde okuyoruz üzerlerine. Ne onlar ne de biz bir şey anlıyoruz. Hayatımız olduğu gibi devam ediyor. Ama Kur’an baktığımızda hep akıl sahiplerine hitab ediyor, akl etmemizi bizden istiyor, düşünmemizi emr ediyor. Ama bunların hiç birini ölüler yapamaz. Tıpkı ölülere okunan telkin gibi. Şayet islamla, Kur’anla bir alakası olmayan birine diri olduğu zaman bu telkinde anlatılmak istenen şeyleri anlatsaydık inan, bizi asla kabul etmezlerdi. Çünkü telkinde biz onlara Rablarının Allah olduğunu; yani hayatlarını düzene koymak için kanunlar vaz edenin yalnızca Allah olması gerektiğini, Kitablarının Kur’an olduğunu; yani hayat düsturlarının bulunduğu tek kaynağı gösteriyoruz. Ama gel gör ki hayatlarında söyleyemediğimiz şeyler, adamların ölümlerinde mezarlarının başında onlara okuyor ve sizde bunları söyleyin diyoruz. Hayattayken bu söylemle mücadele edenler, ölüyken nasıl bunu söylesinler?!

                Öyle bir sektör oluşmuş ki bu alanda, mezar başlarında ve çevrelerinde taze hatimler satan ne oldukları belli olmayan ve ne okudukları da meçhul olan simsarlar peydahlanmışlardır. Ölülerin ruhlarına taze hatim gönderme yarışına girenlerin hayatlarına baktığımızda, Kur’anın hayatlarında asla yeri olmadığını görüyoruz.

                2-Kur’anı tecvitli ve teganni ile ve sadece haz duymak için okumak yaygın diğer bir anlayıştır. Her ne kadar güzel sesli hafızlardan dinlemek insanı mest ediyorsa da, Kur’anın asıl iniş sebebi bu değildir. Güzel okumak iyidir veya güzel okuyanlardan dinlemek insanı manevi yönden duygulandırıyor. Bunun da olması gerekir ama bu süreklilik arz etmemelidir. Asıl maksadından uzaklaştırmamalıdır bizi. Bizi daha da çok manasını anlamaya sevk etmeli. Kelami ilahinin okunuşu ve dinlenmesi ne kadar bize haz veriyorsa ondan fazla da hayatımıza girmesi ve hayatımızda o derece güzelleştirmesi gerektiğinin bilincine sevk etmelidir.

                3-Kalplerdeki hastalıklara şifa vermek, manevi kirlilikleri, şirki, fesadı izale etmek için indirilmiş Kur’ana fiziki hastalıkları tedavi edecek kitap gibi yaklaşımlar da Kur’anı anlamanın önündeki engellerden biridir. Kur’anın nazil olduğu döneme baktığımızda, insanlığın içerisinde bulunduğu alçaklığın, adaletsizliğin, zulmün, insanların bir meta şeklinde alınıp satıldığı iğrenç hayatı nasıl değiştirdiğini görüyoruz. O insanların, insanlara kul olduğu bir dönemde, kulları Allah’a kul etme gayretinde olmuştur. Ve ona inanalar hayatlarında her türlü şirki, zulmü, fıskı, fücuru ve adaletsizliği bir çırpıda atıveriyorlar. Tıpkı bir bilgisayarın işletim sistemini silip yeni bir işletim sistemini kurmak gibi. Windows 98i kullanan bir şahıs bilgisayarına format atıp xp yi kurduğunda nasıl karşısına yepyeni bir işletim sistemini görüyorsa, Kur’anla şereflenen bir insan da hayatında yeni şeyler görüyor yeni şeylerle karşılaşıyordu. Ama bizler ve çevremiz böyle miyiz? Kur’anı okumamıza rağmen hayatımızda değişen bir şey yok. Ancak hastalandığımızda, başımız, midemiz iyi olsun diye okuyup üflüyoruz. Veya aile saadetimizi düzeltmek veya birilerinin aile saadetini bozmak için, fal açarcasına Kur’ana yaklaşıyoruz. Kur’anı hayat rehberi olmaktan çıkarıp, fal kitabı derecesine indiriyoruz. Fal ve şifre kitabı muamelesine tabi tutuyoruz Allah’ın kelamını. Ne diyordu merhum Mehmet Akif Ersoy;

                İnmemiştir hele kuran, bunu hakkıyla bilin

                Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.

                Maalesef şu anada Kur’anı, Akifin şikayetçi olduğu bir anlayışa indirgemişiz.

                5-Kur’anı sadece bilgi edinmek için entelektüel boyut kazanmak için okumak, amel boyutunu dikkate almamak veya savsaklamak anlayış da en büyük engellerden biridir. sanki Kur’anın emirlerini hayatımıza aktarmak bizim görevimiz değilmiş gibi. Sanki o sadece okuyup, anlaşılmak ve okuyanın bilgi hazinesini geliştirmek içinmiş gibi anlamak. Ama Kur’an sahip olduğumuz bilgi birikimlerimizi amellerimize yansıtmamızı bizden istemektedir. O kutlu insanlar belki bizim kadar Kur’ani ilimlerde gelişmemiş olabilirler ama onlar okudukları ve anladıkları bir emir dahi olsa hayatlarına aktarma gayreti içindeydiler. Onu hayatlarına aktarmadan diğer ayetleri ezberlemeye girişmiyorlardı. Maalesef bizim çevremizde nice Kur’an hafızları olmasına rağmen, Kur’ani emirler hayatımıza da o kadar uzaktadır.

                Kur’anı hayatımızın merkezine yerleştireceğimize, her şeyi Kur’ana göre değerlendireceğimize, hayatımızı merkeze koyup Kur’anı ve diğer dini prensipleri ona göre değerlendirip, yorumluyoruz. Kur’anı özne olmaktan çıkarıp, nesnelleştirmişiz. Hayatın reel gerçeklerine göre artık Kur’anı yönlendiriyoruz.

                6-Kur’an anlaşılmaz, Kur’andan din öğrenilmez ön yargısıyla Kur’ana yaklaşmak, dini efendilerin, abilerin, üstadların tekeline vermek de Kur’anın anlaşılmasına engeldir. Şayet bizler kendi ayaklarımız üzerinde duracak kadar bir bilgiye sahip değilsek ve olmak için çabalamıyorsak, mutlaka birileri bizi kullanacak, bizim zaaflarımızdan, cehaletimizden faydalanacaktır. Bizler de iyi niyetimizi kurbanı olarak tarihe gireceğiz. Birileri bizim iyi niyetimizi kötü emellerine alet etmemek ve bunlara da dini kisve giydirmemeleri için mutlaka kendi dinimizi asli kaynağından öğrenmeli öğrenmeye gayret göstermeliyiz. Din hiçbir zaman abilerin, şeyhlerin tekelinde değildir. Zaten bu anlayış değil midir ki, Kalkancıları, Müslüm Gündüzleri vb gibi şahısları başımıza musallat etti.

                Evet değerli kardeşler, oruç; ibadet, itikaf, arınma ve infakı da içine alan sosyal boyutunu güderek kaybetmiş, nefsi, siyasi, ticari şov ve reklam aracı haline getirilerek, lüks otellerde gösterişe dayalı iftarlar yaygınlaşmıştır. Fakir ve muhtaçlar yerine, kalbur üstü tabakaya verilen iftarlar, fakirin dertleriyle hem dert olma anlayışını yok etmiştir. Sofralarımızda artık fakirler, muhtaçlar değil, zenginler, varlıklılar, makam ve mevki sahipleri işgal etmiş durumdadır. Aslında sofralarımızı o zavallı fakirlerle paylaşabilseydik inan kardeşim, en büyük tebliği yapmış olurduk. Tebliğ hep dille olacak değil ya? Pratiğimiz en güzel ve en etkili tebliğimizdir.

                Aslıda oruç, yemek, içmek, cinsellik gibi nefsi arzularımıza, temel ve vazgeçilmez ihtiyaçlarımıza karşı, Allah’a teslimiyetimizin bir gereği olarak ve sadece onu emri sebebiyle, kendi irademizle mukavemet etme eylemidir. Yani bir nevi kendimize helal kılınan şeyleri Rabbimiz istedi diye haram kılma çabasıdır. Zan edersem Ali Şeriati olması gerek şöyle derdi; biz oruçla süper güçlere meydan okuyoruz. Onlara sizin ambargolarınızın bize hiçbir tesiri olmaz mesajını veriyoruz. Diyoruz ki biz bize helal olan şeyleri Allah’ımız istedi diye belli bir süre için kendimize yasaklıyorsak, sizin yapacağınız ambargo bize vız gelir. Neyin bize gelmesini yasaklayacaksınız? Pirinç mi? Un mu? Şeker mi? Olsun neyi yaparsanız yapın biz bunların üstesinden geliriz. Bunu oruçlarımızla göstermiyor muyuz? Süper güçlere meydan okurken aynı zamanda nefsimizi de Allah’ın emrine veriyoruz.

                Kuran ayı ramazan vesilesiyle halimizi sorgulayıp Allah’a teslimiyetle, ihlaslı bir niyet ve doğru bir yöntemle Kur’anı okumayı, anlamayı özümseyip yaşamayı öne çıkarmalıyız. Her şeyin başı, tüm ibadetlerimizi temeli ihlasa dayanmalı, ihlassız yapılan amelin bize bir faydasının olmayacağını bilmeliyiz. İhlasın yanında yapacağımız amellerimizin de doğru, meşru ve istenilen olan amellerden olması gerekir. yoksa niyetimizin iyi olması bizi kurtarmak için yeterli değildir.

                Amacımız Kur’an neslini oluşturmak olmalı. Bu nesil öyle bir nesil ki Kur’anı yaşanır hale getiren ferdlerden oluşur. Nedir Kur’an nesli? Bundan sonra sözü şehid Seyyid Kutub’a bırakalım. O Yoldaki İşaretler adlı eserinde Kur’an Neslini şöyle anlatır ve tanımlar.

                “Bu nesli besleyen birinci kaynak sadece Kur’an idi. Peygamberimizin (sav) ahlakı hakkında sorulan bir soruyu Hz. Aişe ‘Onun ahlakı Kur’anın kendisi idi’ diye cevaplandırmıştır.

                Buna göre, o nesil sadece o biricik kaynaktan beslendiği için tarihteki o eşsiz rolü almıştı. Sonra ne oldu? Kaynaklar birbirine karıştı. Daha sonra gelen nesillerin beslenme kaynaklarına eski Yunan felsefesi ve mantığı, İran mitolojisi ile bu mitolojilerin yansıttığı dünya görüşü, Yahudi hurafeleri ile Hıristiyan putları ve bunlara benzer eski kültür ve uygarlık tortuları karıştırıldı.... Arkadan gelen nesiller, bir biri peşi sıra söz konusu bulanık kaynaktan beslenerek yetiştiler. Böyle olunca da o ilk nesil benzeri bir daha görülmedi.

                Hiç şüphesiz Kur’an, hazinelerini ona ancak bu şuurla yönelenlere açar, yani uygulamaya dönük bir bilgi edinme şuuru ile yönelenlere.”

                Allah’tan temennim; bu Ramazan ayında Kur’anın hazinelerini bize açmasını ve edindiğimiz bilgileri hayatımıza yansıtmamıza vesile olmasını, yeryüzünde ezilen, hakları ellerinden alınan ve bizi kurtaracak kimse yok mu diye yalvaran, çocuk, kadınların kurtuluşuna vesile olmasını temenni ederim.

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    15/8/2007 - ÜMMET-İ MUHAMMED'İN ÖZELLİKLERİ

    Nedir Ümmeti Muhammed'in "dengeli bir ümmet kırılmasının" manası?

                İslam'ı, ne Yahudiler gibi törenselleştirmek, ne de Hıristiyanlar gibi vicdanileştirmektir.

                Dini, ne Yahudiler gibi siyasileştirmek, ne de Hıristiyanlar gibi yalnızca ahlakileştirmektir.

                Peygamberleri, ne Yahudiler gibi iftira edip taşlamak, ne de Hıristiyanlar gibi ilahlaştırıp kutsamaktır.

                Allah'ı, ne Yahudiler gibi "Milli İlah" ilan etmek, ne de Hıristiyanlar gibi üçe bölüp, üçü bir kabul etmektir.

                Ne Yahudi teolojisi gibi ilahı insanlaştırmak, ne de Hıristiyan inancı gibi insanı ilahlaştırmaktır.

                Ne Yahudiler gibi sırf "İzolasyon", ne de Hıristiyanlar gibi sırf "Entegrasyon"u hedeflemektir.

                Ne Yahudiler gibi "Din Devleti" (teokratik) ne de Hıristiyanlar gibi "Dinsiz Devlet" (laik) ifrat ve tefritine saplanmamaktır.

                Ne Yahudiler gibi dini kurumlaştırmak, ne de Hıristiyanlar gibi kurumu dinleştirmektir.

                Hedef, orta, dengeli bir ümmet olmaktır. Bu iki tarihi sapmaya bakarak ibret almak, ifrat ve tefritten uzakta, sıratı müstakimde hidayet üzre olmak, gazaba uğrayanlardan ve sapıtanlardan olmamaktır.

                İşte Ümmeti Muhammed'e Allah'ın gösterdiği istikamet açısı. Eğer bu açıdan bir miktar inhiraf vuku bulursa bu sapma açısıdır ve bu açı ilk başlangıçta bir milimde olsa ilerledikçe "sıratı müstekim" ile arası daha da açılacak, bir müddet sonra ikisi arasındaki mesafe tahmin edilemeyecek kadar uzamış, sapma açısını izleyen de "sıratı müstakim”den o nikbette uzaklaşmış olacaktır.

                Ayetin birinci cümlesinde bu ümmetin dengeli bir ümmet kılındığı belirtildikten sonra bunu gerekçesi şöyle açıklanır:

                "İnsanlığa şehidler (şüheda) olasınız için."

                Ayetteki "şüheda" terimi "şehid"in çoğuludur. "Şehid" sözlükte bir çok manaya birden gelir. Bu ayette söz konusu terime verilebilecek en isabetli anlam "örnek, model" manalarıdır. Şu durumda, insanlığın ana toplumu; ümmet; Önder kılınmamızın gerekçesi, insanlığa model ve örnek olabilmemiz içindir. Örnek ve model olma vasfını kaybeden, ana toplum/ümmet/önder olma vasfını da kaybeder.

                Aynı ayette insanlığa örnek olabilmek bir şartta bağlanıyor; elçi'yi örnek alabilme şartına;

                "Rasul de size şehid/örnek/model olsun diye..."

                Rasul ümmetin anası/imamı, ümmet insanlığın anası.

                Rasul ümmete örnek, ümmet diğer ümmetlere/toplumlara örnek.

                Ama bunun bir temel şartı var: dengeli olmak, yani Yahudileşmemek ve Hıristiyanlaşmamak. Özellikle de Yahudileşmemek. 

     

                                                                          Yahudileşme Temayülü (378-379)

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    31/7/2007 - PAZARLIKSIZ İMAN:İBRAHİMİ İMAN

                Pazarlıklı iman “Yahudi imanı”dır

                Pazarlıksız iman ibrahim imanı, yani “ibrahimi iman”dır.

                İbrahimi imanda Allah’a itimat vardır, güven vardır, emniyet ve teslimiyet vardır. Zaten “iman” emniyetin, “İslam” teslimiyetin öbür adı değil midir?

                İbrahimi imanda şike yoktur, danışıklı döğüş yoktur, tereddüt  yoktur, bahane yoktur, mazeret yoktur, taviz yoktur.

                İbrahimi iman sahibi bilir ki, imanda taviz Yahudileşme alametidir. İmanından taviz veren felah bulmaz.

                İbrahimi imanda, ateşe atlanması gerekiyorsa göz kırpmadan atlanır. Put kırmak bunu göze almayı gerektirir. Tarih boyunca put kırıcı tüm İbrahimi iman sahipleri, putçular nezdinde put kırmanın bedelinin çok ağır olduğunu bilirler.

                Ateşe atlarken, “şike” ve “şaka” yapmak için değil “yanmak” için atlarlar. “Nasıl olsa yanmam” diye değil “yandım” diye atlarlar. Allah’la pazarlığa girişmezler. “Rabbim, ben senin için kırdım putları. Senin için reddettim nemrutları. Razı olasın için inkar ettim tağutları. Şimdi sıra sende, hadi, sen de beni gör, gözet, kolla” demezler.

                İbrahimi imana sahip olmak, Allah’a fatura çıkarmamaktır. Hele kullara hiç çıkarmamaktır. Allah için yaptığının faturasını kullara çıkaran Yahudileşme temayülüne girmiştir.

                Eğer biri böyle yapıyorsa, ya yaptığını, iddia ettiği gibi Allah için yapmamış; kullar için, el gördülük yapmış, şan-şöhret için yapmış bunun sonucunda da “ecrini” Allah’tan beklemek yerine işin ucuzuna kaçarak insanlardan devşirme yoluna gitmiştir. Bu, imanda pazarlık, yani Yahudileşmektir.

                Eğer ateşe pazarlıksız atlarsa, asıl o zaman yanmayacaktır. Yanmayacak, çünkü ateşin yakma gücünü yaratan ona seslenecek:

                “Ey ateş! İbrahim’e serin ol, selamet ol![1]

                Bu, Allah’a pazarlıksız iman edenlere eşyanın kendi lisanınca teşekkürüdür.

                Bu, imanda pazarlık yaparak “Yahudileşenlere”, ateşin verdiği soylu bir derstir.

                Pazarlıksız imanın Hz. İbrahim’de bir başka örneğini daha görüyoruz.

                İsmail’ini, uzun süren evlat hasretinden sonra ömrünün sonunda kavuştuğu ciğerparesini Rabb’ine kurban verirken sergilediği tavır.

                Allah biliyordu ki, İbrahim, öz evladının boğazına bıçağı çalarken “gitti yavrum!...” diye çalıyordu.

                “Şike” yoktu. Bu bir imtihandı. Hz. Yahya da peygamberdi ama koç gibi boğazlanmıştı.

                “Şaka” yoktu Allah’ın sünnetinde. Bu bir sınavdı ve sınavların en çetiniydi. Ateşe atlamaktan bin beterdi çok sevdiği yavrusunu kurban etmek. Kurban, ateşle sınanan imanın son çetin sınavıydı.

                Ben İsmail’i yatırırım, tam kurban edecekken Allah koçu gönderiverir, diye düşünmemişti İbrahim. Çünkü o, Rabb’inin ifadesiyle “çok vefalı”ydı.[2] Bir baba olarak, hem de çocuğunu çok seven bir baba olarak çalmıştı bıçağı.

                Pazarlık yapmamıştı. Ben tam kurban edecekken, sen koçu gönderiveririsin Ya Rabbi, dememişti. Pazarlık yapmadığı için koç yetişivermişti.

                Bu örnek de, Allah’a pazarlıksız iman edenlere hayvanın verdiği soylu bir dersti. Sen allah’a candan kurban olursan, senin için kurban olacak koçlar gönderilecektir, mesajıydı bu; kurban olanlara, kurban olunur mesajıydı.

    2.PAZARLIKSIZ İMANA KUR’ANİ BİR ÖRNEK

                Pazarlıksız imanın nasıl olması gerektiğini imanda pazarlık yaparak Yahudileşen İsrailoğullarına firavunun sihirbazları vasıtasıyla öğrenmişti Allah.

                Kur’an’ın pazarlıksız imana gösterdiği en çarpıcı örneklerden biri olan firavunun sihirbazları olayı, sadece olayı bizzat izleyen İsrailoğullarına verilen bir mesaj değil, aynı zamanda gelecekte İnsanlığın imam toplumu(ümmet) olma görevini İsrailoğullarından devralacak olan Muhammed Ümmetine de bir mesajdır; imanda pazarlık ederek Yahudileşmeyin mesajı...Örnek bunun için Kur’an’a alınarak ölümsüzleştirilmiştir.

                Olayın öyküsü, ikisi de Mekke’de indirilen Şuara ve Araf surelerinde yer almıştır.

                İsrailoğullarının Yahudileşme sürecini uzun uzun işleyen ve Medine’de indirilen Bakara suresinde bu olaya yer verilmemiştir.

                Olayın, daha Mekke döneminin ilk yıllarında ele alınması çok anlamlıdır. Bununla, bin bir işkence ve acı ile imanın imtihanından geçen Mekke dönemi Müslümanlarına pazarlıksız imanın tarihi örnekleri gösteriliyor ve adeta “siz de öncekiler gibi, asılsanız da, kesilseniz de imanınızda pazarlığa yanaşmayın” deniliyordu.

                Sümeyye, Bilal, Habba, Zinnire gibi isimlerin uğradığı işkenceler karşısında sergiledikleri soylu tavır, Allah’ın bu örnekle verdiği mesajın, Mekke’nin imanı işkencelerde sınanan yiğit Müslümanlarınca iyi alındığının bir delilidir.

                Bilindiği gibi Allah, Hz.Musa’ya, İslam’ı toplumun siyasi önderlerine tebliğ etmesini, eğer redederlerse kavmini alıp müşrik toplumdan ve onların önderinden beraet edip uzaklaşmasının emreder. Hz. Musa bu emri uygulamak için kendisini “en büyük rab” ilan eden Mısır kralına çıkar ve “ben alemlerin Rabbi’nin bir elçisiyim” der. Allah adına yalan söylemediğini, elinde bunu isbat edecek beyyine olduğunu söyler. Firavun mucizeyi görmek isteyince Musa, Allah’ın kendi elinde yarattığı “yed-i beyza” ve “asa” mucizelerini gösterir. Firavun, iman etmek yerine olaya “akılcı” ve “kuru mantıkla” yaklaşarak, mucizeleri “sihir” olarak niteler.

                Firavun olayı millet meclisine getirir. Meclisin kararı, Hz. Musa ve kardeşi Harun’un göz hapsinde tutulması, tüm ülkenin en ünlü sihirbazlarının çağrılarak Musa’nın, Allah’tan vahiy alan bir peygamber değil de yalancı bir büyücü olduğunun isbatlanması yolundadır.

                Sihirbazlar galip gelmeleri halinde alacakları ödül için Mısır kralıyla pazarlığa girişirler. Kral, ödül yanında fazladan olarak onları maiyyetine memur olarak alacağını vaad eder. Sihirbazlar bir takım kimyasal maddelerden yaptıkları ‘gözbağcılık’ ve ‘el çabukluğuna’ dayalı marifetlerini sergileyince, Hz.Musa, Allah’ın kendisine verdiği mucize olan “asa”yı kullanarak sihirbazları mağlup eder. Tabi tüm ümidini sihirbazlara bağlamış olan firavun ve hükümeti halkın önünde rezil-rüsva olurlar.[3]

                İşte bu anda hiç beklenmedik bir olay gerçekleşir; firavunun nefretinden deli edecek bir olay. İddialı bir biçimde sahneye çıkan sihirbazlar, mağlup etmek için çıktıkları meydanda yenilmekle kalmamışlar, olayı izlemek için oraya toplanmış bütün bir halkın gözleri önünde imanlarını ilan etmişlerdir. Olayı Kur’an’ın dilinden takip edelim:

                Ve kapandı sihirbazlar secdeye.

                Dedeler: iman ettik alemlerin Rabbine,

                Rabbine Musa ve Harun’nun..

                Firavun dedi: Ben izin vermeden ona inandınız ha? Bu bir tuzaktır ki bu tuzağı halkı oradan çıkarmak için şehirde kurdunuz. Ama çok yakından gününüzü görürsünüz.

                Keseceğim ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama...Ardından asacağım topunuzu.

                Dediler: Biz doğruca Rabbimize döneceğiz.

                Öç alıyorsun Rabbimizin bize gelen ayetlerine inandık diye.

                Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır da bizi Müslümanlar olarak öldür[4]

                İşte budur pazarlıksız iman. Allah’tan emin olup imana ermek, Allah’a teslim olup İslam’a girmek budur.

                Sihirbazlar, oracıkta Musa(a)’nın gözüne bakıp pazarlığa girişebilirlerdi. En azından, “biz senin Rabbine iman edersek bize ne var?” diyebilirlerdi. Ya da, eğer firavuna değil de senin Rabbine iman edersek, bizi firavunun zulmünden korur mu? Demediler.Dedikleri tek şey vardı:

                İman ettik alemlerin Rabbine ...

                Böylece Mısır’ın “sahte rabbini” inkar etmişlerdi. Kendini “rab” ilan eden Mısır lideri, onları asıp-kesmekle tehdit ettiğinde, bir an tereddüde kapılmadılar. İmanlarının imtihanını verme vaktinin geldiğini anlayarak, pazarlık yapma yerine şunu söylediler:

                Olsun, nasıl olsa Rabbimize döneceğiz.

                Ve rıza halkasını boyunlarına geçirip dünyanın en özgür insanı oldular, canı verene can verecek kadar özgür...

                Tek istekleri vardı, şan değil, şöhret değil, devlet değil, refah değil, ‘hizmet’ adı altında makam ve mansıp değil, tek istek: İmanla ölmek için sabır:

                Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır da bizi Müslümanlar olarak öldür!”

                Olayın Şuara suresinde anlatılan kısmında burada olmayan bir ayrıntı var. Bu ayrıntıdan sihirbazların iman ettikleri için değil pazarlık yapmak, engin bir tevazu ve Rabb karşısında duydukları haşyetle “Biz, inananların ilki olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.” Diyorlardı.

                Pazarlık yapmadıkları gibi hava da atmıyorlar, fatura çıkarmıyorlar. Musa’nın gözüne bakıp “hadi göster marifetini de bizi kurtar ölmeden de demiyorlar. Ya ne diyorlar firavunun tehdidine karşılık:

                Boşver, Zaten biz Rabbimize döneceğiz. Biz inananların ilki olduğumuz için Rabb’imizin bizi bağışlayacağını umarız.[5]

                Ödül yerine af istemek...

                Hava atmak yerine boyun bükmek...

                Pazarlık yapmak yerine teslim(islam) olmak...

                İşte emniyet, işte hürriyet!...

                İmanın en garantili güvenlik, İslam’ın en büyük özgürlük ve barış olduğunu kanlarıyla tarihe yazıyorlar...

                Bu örneklerin anlatıldığı Mekke’de de imanda pazarlığa yanaşmadıkları için canlarından olan insanlar vardı. Bunların başında Yasir ailesi geliyordu. Mekke’nin kodamanları onlara işkence ettikçe Rasulullah onları kızgın kayalıkta ziyarete geliyor ve şöyle teselli ediyordu:

                Sabır ey Yasir ailesi! Randevunuz cennette![6]

                Konuyla ilgili tüm kaynakları taradığımızda şu ilginç sonuçla karşılaşıyoruz: Bu ağır işkenceler altındaki insanlar Rasulullah’tan “bizi kurtar”, “bizi koru” gibi hiçbir talepte bulunmuyorlar. Gördükleri işkenceyi onun başına kakmıyorlar. Rasulullah da onlara “ahiret” dışında hiçbir şey vaad etmiyor.

                Taraflar, ne karşılığında neyin elde edileceğinden eminler.

                Pazarlık yok.

                İman var.

                Rasulullah’ın bir gece yarısı operasyonuyla pekala kurtarıp şehir dışına çıkartabileceği bu insanların cennetine engel olmamasını şartları açısından değil de akide ve terbiye açısından ele almak daha izah edici olacaktır. Çünkü dönem imanın imtihanını verme dönemiydi.

    3. “EY İMAN EDENLER, İMAN EDİN!”

    Ey iman edenler, iman edin...[7]

                Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım yamalak iman edenler, pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman edin...

                Ey, Allah’la biraz Müslüman biraz laik olmak için pazarlık edenler!

                Ey, göklerin hakimiyetini Allah’a, yeryüzünün hakimiyetini tağutlara verenler!

                Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!

                Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!

                Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belaların faturasını Allah’a çıkarıp, Rabb’ına “şantaj” yapanlar!

                Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus payı”(ıskat) ile kurtulacağını sananlar!

                Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, afişe adı yazılmayınca yan çizenler!

                Ey, cahili hayatı terkedip İslami hayatı benimseyince, kendisi gibi nefislerini değiştirememiş Müslümanlardan el bebek-gül bebek muamelesi görmek isteyip de göremeyince imanını donduranlar.

                Ey, ihtida ettiğinin senesinde, sözde Müslümanların zılgıtını yeyince, Allah’a, “biz seninle böyle anlaşmamıştık” dercesine eski tanrılarına rücu edenler!

                Ey, mücadelesinde başarıya ulaşmayınca işi tam Yahudiler gibi ticarete bozup Allah’a kahredemediği için davasına kahredenler!

                Ey, ahmaklığı yüzünden İslamın terbiyesinden geçmemiş Müslümanlara kendisini teslim ettiği için kündeye gelip sırtı yere değince, Allah’tan tazminat isteyenler!

                Ey, peygamber varisi alimleri, İslami önderleri Yahudiler gibi soru yağmuruna tutup, sorgu hakimi kesilenler!

                Ey, kulluğunu ifa etmek için rüyasında bir ak sakallı nur yüzlü piri faninin elinde bade nuş etmeyi gözleyenler!

                Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alametidir. Yahudileşmeyin. İmanda pazarlık olmaz.

                İman etmek gök oluğunun altına başı tutmaktır. O oluktan ne akarsa kabul etmektir.

                İman etmek kayıtsız şartsız Allah’a teslim olmaktır, tıpkı İbrahim(a)  gibi:

                Rabbi kendisine “teslim ol!” dediğinde

                Dedi: “Teslim oldum alemlerin rabb’ine!”[8]

     

                                                               Yahudileşme Temayülü (Mustafa İSLAMOĞLU)



    [1] 21 enbiya/69

    [2] 53. Necm/37

    [3] 7. A’raf/103-119

    [4] 7.A’raf/120-126

    [5] 26 Şuara/50-51

    [6] İbn hacer, el_isabe,2/512

    [7] 4. Nisa/136

    [8] 2 Bakara /131

    yok YorumYorum yaz!Bağlantı

    <- Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    İslami konularda bilgimizin elverdiği ölçüde ve elimizden geldiğince bilgi amaçlı sesli düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Bu konuda sizden de yorum beklemekteyiz. İnşaallah bu hem kendim için hem de değerli okuyucular için hayra vesile olur.

    Arkadaşlarım

    sidarinsesi
    karatasali
    hayber
    nuruaynim
    tefsirweb
    cundullahresul
    risalediyari